Eserlerinden Seçmeler
SÖZ HASTALIKLARI
170. Bu hastalıklardan biri, hak
sözü, doğru sözü iltizam etmektir. Bu en büyük hastalıklardan biridir.
Bunun ilâcı ise, hak sözün, doğru sözün nerede, hangi alanda sarf edileceğini
bilmektir. Hiç kuşkusuz gıybet doğrudur, gerçektir; fakat gıybet yasaklanmıştır.
Dedikodu da (nemime} doğrudur, gerçektir; fakat o da yasaklanmıştır.
Bir adam eşiyle yatakta başbaşa yaptığı şeyleri açıklasa, onları başkalarına
anlatsa, onlarda doğru şeylerdir, gerçektir; fakat onları başkalarına
anlatmak günah-î kebâir'dendir, yani büyük günahlardan birisidir Ayrıca,
birine toplum içinde (mele') doğru, gerçek sözle nasihat etmek de doğrudur;
fakat bu şekilde toplum içinde birine nasihat etmek kesinlikle ayıptır.
Böyle birşey ancak cahillerden ve garaz sahiplerinden sadır olur. Çünkü
nasihattan amaçlanan fayda, bir yararın sağlanması ve arada bir sevginin
husule gelmesidir. Eğer nasihatler toplum içinde yapılırsa, kabul
görmez, hatta düşmanlık bile doğurabilir. Allah bu tür davranışı zemmetmiştir,
yermiştir. Çünkü bu şekilde toplum içinde açıktan açığa yapılan nasihat,
kendisine nasihat edilen kimseyi zor durumda bırakır, onu utandırır
ve o konuda yalan söylemek zorunda bırakabilir. Böyle bir davranış
büyük bir fesada sebep olabilir. Oysa ki, o nasihati ona yalnız başına
olduğu bir zamanda, güzel bir tarzda yapmış olsaydı,
işte o kimsenin kusurunu, ayıbını
güzelce izhar etseydi, kendisine nasihat ettiği konuda o işin çirkin
ve kaba bir iş olduğunu bilmiyorsa, amacının ona bunu öğretmek olduğunu
kibar bir dille ona açıklamış olsaydı, hiç kuşkusuz o kimse kendisine
teşekkür ederdi, onu severdi ve hayır duada bulunurdu. Böylece o kimse
için sonuç hayırlı olurdu. Dolayısıyla o kimse onun ölçüsü (mizan)
içinde olurdu. Demek ki, her hak sözü, her doğru sözü gelişi güzel
söylemekle yükümlü değiliz. Buna, ne şeriat ne yasa ne de örf izin
verir.
171. Aynı şekilde, bir kimsenin,
insanlara nefret edecekleri bir tarzda cevap vermesi de böyledir,
o cevap doğru bile olsa. Çünkü böyle bir davranış kötü tabiat, karaktersizlik,
bilgisizlik ve Allah'a karşı hayasızlığa delildir. Çünkü böyle bir
kimse kendisinde, Allah'ın razı olmadığı bir ayıbı giderrnekten uzaktır.
Eğer o kimse kendi ayıbına bakmakla meşgul olaydı, bu tutumu kendisini
başkasının ayıbıyla uğraşmaktan alıkoyardı.
172. Arkadaşının ya da dostunun hareketlerini
izlemeyi, adetâ onun aldığı nefesleri sayacak kadar herşeyi kaydetmeyi
kendisine uğraş edinen bir kimse, bu tutumuyla çok şiddetli bir hastalığa
yakalanmış demektir. Çünkü o kimse kendisini ilgilendirmeyen bir şeyle
uğraşıyor. Kendi nefsinden gafil oluyor. Oysa ki kendisi için farkına
varmaksızın, herhangi bir gün için, onun sadakati zamanındaki bu tutumu
onun ruhunda yer eder, nefsinde birikir. Ona ötedenberi duymuş olduğu
muhabbeti, onun bu tutumu kapatır. Fakat, zaman geçip de kendi nefsinde
arkadaşı hakkında en ufak bir çirkinlik (kerahet) görünce ya da ondan
bir bıkkınlık ve usanç duyunca, ya da onun hakkında kendisinden bir
yanılgı sudur edince, o zaman kendisinde birikmiş halde duran onun
bütün kusurlarını, kabahatlerini ortaya çıkarır.O çirkinlikler kabahatler
kendisinde gizli halde durmaktaydı ve onları kendi nefsinde, tetebbuunda
biriktirmişti. Bu durumda, arkadaşını paylama sırasında ona herşeyi
sayıp döker ve «Sen falan gün şöyle şöyle demedin mi? Falan gün şunu
şunu yapmadın mı?» der. Sonra, içinde biriktirdiği şeyleri teker teker
sayıp dökünce, ona şöyle der: «Bütün bunlar dinin azlığına ya da dinin
yokluğunu delildir; ben sende bütün bunları görüvordum ve diyordum
ki, umulur ki onun bunda bir gerekçesi (vech) vardır. O konuda Şeriatta
senin için bir gerekçe yoktur.» Ve bu , doğru sözün ihtilafıdır. Sonra,
kötü gördüğü.; gafil olduğu, üzerinde nefeslerini saydığı şeylerin
hepsini duyurur. Bu kez arkadaşı ya da dostu ona en büyük düşmanlardan
biri olarak görünür. Bütün bunların aslı, kötü huyları, kusurları ve
ayıpları için kendi tetebbuundandır, ayrıca kendi nefsinde biriktirmiş
olduğu birikimlerindendir. Bu ise kötü tabiata, asıl ve füru'unun alçaklığına
bir delildir. Bu tür tutumlar dostlar arasında çok sık görülen şeylerdir.
Bu konuda bir şiirde şöyle denilmektedir:
Düşmanından bir kez sakın,
Dostundan bin kez sakın!
Çünkü dostluğunuz bozulursa şayet
bir gün,
Sana nasıl zarar vereceğini çok
iyi bilir dostun!
İşte, bütün bunlar bir vebaldir.
Bu sözler doğru bile olsa söyleyen üzerine tekrar döner gelir.
173. Söz hastalıklarından biri de,
insanların hallerini ve ne yaptıklarını sorup sual etmektir. Falan
niçin geldi? Falar niçin gitti? gibi kendini ilgilendirmeyen şeyleri
sormaktır. Ayrıca kendisinin evde olmadığı bir esnada, insanın ailesinin
neler yaptığını araştırıp sorması, soruşturmasıdır. Bunun ilacı Allah'ın
Resulü sallallahü aleyhi ve sellem'i davranışında taklit etmektir.
Hz. Peygamber savaş dönüşünde, ailesini yanına geceleyin gelmemiştir.
Geceleyin ansızın, haber vermeden ailelerinin yanına girmesinler diye,
sahabelerini bundan sakındırmıştır, olur ya hoşlanmayacakları çirkin
bir durumm görebilirler. Gizli şeylerin örtülü, saklı kalması için
bir yere girerken izin istemek de bu babdandır. Çünkü o, herkesin anlatmak
istemediği bir şeyleri (hünât) olduğunu biliyordu. İnsan, yaptığı şeyler
iyilik bile olsa, yaptığı herşeyin tamamının başkası tarafından bilinmesini
istemez. Eğer bu soru soran kimse onunla ilgili bilgileri sormaya devam
etse, soru sorulan kişiyi, istemediği şeyleri söylemeye veya yalana
mecbur eder. Eğer konuşmazsa, devamlı soru soran kimse üzerinde bir
diken etkisi bırakır. «Eğer onun benden gizlemiş olduğu şeyler konusunda,
onun yerinde ben olsaydım, bunu ona sormazdım» der. Böylece ona beslemiş
olduğu sevginin samimiyetinden bir şeyler eksilir. Eğer onun için kendi
nefsinde bir töhmet hasıl olsa, o töhmet onu böyle bir fiile, böyle
bir davranışa götürürdü. Ne şer'an ne aklen ne de görgü kurallarına
göre bu, onun için uygun değildir. Bu, nadiren vuku bulan bir durumdur.
Bu, ancak kalbi pis, dini zayıf, kötü ahlâklı kimselerde görülür. Nitekim,
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: «Kişinin
kendini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesi, onun müslümanlığının güzeliğindendir»
(Tirmizî, Zühd, 11; A. İ. Hanbel, 1/201)
174. Söz hastalıklarından biri de
insanın yaptığı iyiliği başa kakmasıdır. İyilik yaptığı şahsa iyiliğini
başa kakma suretiyle söylemesidir. İyiliği başa kakma ise, bir eziyettir.
Bunun ilacı şudur: Bu kötü durum insanın başına gelince, nimetleri
veren Allah bunun karşılığını boşa çıkarır. Hiç kuşkusuz Allah Telala
bu tür bir ameli iptal eder. Nitekim şöyle buyurmaktadır: «Ey iman
edenler! Malını gösteriş için infak eden gerçekte Allah'a ve ahiret
gününe inanmayan kimseler gibi, başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle
yaptığınız hayırlarınızı iptal etmeyin, boşa çıkarmayın» (Kur'an, Bakara,
2/264). İyiliği başa kakmaktan daha büyük bir eziyet var mıdır? Çünkü
bu nefsî (ruhî) bir eziyettir. Bunun ilacı ise, insanın elinde bulunan
imkanların, Allah'ın ilminde ne ise o şekilde kendisine bir nimet olarak
verildiğini ve bu iyiliklerin, bu nimetlerin ancak bir emanet olarak
kendi elinde bulunduğunu, onların gerçek sahibini henüz tanımadığını
idrak etmektedir. O nimetleri, işin aslında Allah'ın belirlediği kimselere
vermek suretiyle elinden çıkardığı zaman, işte ancak o zaman, o emanetin
gerçek sahibini tanımış olur. Emaneti ehline teslim etmiş olduğu içir
Allah'a şükreder. Kim bu görüşle, bu düşünceyle iyilik yaparsa, ondan
asla eziyet doğmaz.
175. Söz hastalıklarından biri de
aynı şekilde şudur: Bir insan kendi nefsinde tasarladığı bir işten
dolayı çocuklarından; bazısına bir iyilik yapar ve aynı iyiliği diğer
çocuklarına yapmaz. Birisi gelip de kendisine, iyilik yapmadığı çocuklarının,
huzurunda, «Niçin aynı iyiliği bu çocuklara da yapmadın?” der. İşte,
bu tür bir söz gerçekten fuzûli bir kelâmdır, lüzumsuz bir sözdür.
Bu sözü, çocuğunun yanında söylemesi çok yersiz bir davranıştır, çünkü
bu çocuğun nefsinde babasına karşı bir düşmanlık doğurur. Böyle bir
davranış ancak cahil bir kimseden vaki olur. Çok lüzumsuz sözler sarfetmek
şeytani sözler sarfetmektir. Böyle davranışlar vaki olduktan sonra,
onların bir ilacı da yoktur; fakat vaki olmadan önce olursa, o zaman
bunun ilacı Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in sözündedir.
O şöyle buyurmaktadır: «Kendini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesi,
kişinin İslâm'ının güzeliğindendir» (Tirmizî).
176. Aynı şekilde, söz hastalıklarından
biri de bir insanın «Ben doğruyu söylerim; bunu duyan kimseye zor gelecekmiş,
buna hiç aldırmam, beni hiç ırgalamaz» demesidir. Peki fuzûli kelâma
bakması ve lüzumsuz sözlerin alanlarıyla (mevatın) ilgilenmesi ona
zor gelmez mi? «Ben falana doğruyu söyledim; bunu duymak ona zor geldi»
der. Kendi nefsini temize çıkarır ve başkasını yaralar ve incitir;
ayrıca Allah'ın şu sözünü unutur: «Onların kendi aralarında gizli gizli
konuşmalarının (necvâhüm) çoğunda hayır yoktur» (Kur'an, Nisa, 4/114)
Bu ayet bu hastalığın ilacıdır. Bunun da yerleri vardır, ayrıca özel
bir sıfatı vardır. Bu ise, bir kimseye gizlice sadaka vermesini bildiren
sözler söylemektir, açıktan, herkesin içinde sadaka vermeyi değil.
Çünkü açıktan sadaka vermek de o kimsenin farkına varmadığı bir hastalıktır,
çünkü o zaman o sadakayı Allah'tan başkası için veriyor duruma düşer.
«Onların , konuşmalarının çoğunda hayır yoktur, ancak sadaka vermeyi
emreden kimseninki müstesna» (Kur'an, Nisa, 4/114). Evet, bu ayet bir
ilaçtır. Daha sonra, Allah «ya da iyiliği emreden kimsenin sözü müstesna»
(Kur'an, Nisa, 4/114) diye buyurdu. İyiliği emreden sözün de nerede,
nasıl sarfedileceğini Allah bildirmiştir. Bu sözü söyleyen kişi, onu
dinleyen hakkında bir fayda hasıl olmasını umar. Bunun anlamı budur,
ya da iyiliği emreden söz (maruf) budur. Öyleyse, kim böyle yapmazsa,
o kimse ilim sahibi olduğunu iddia etse bile cahildir. Daha sonra Allah "ya
da insanların arasını düzeltmeyi isteyen kimsenin sözü müstesna" diye
buyurmaktadır. Bu tarz bir konuşma yapan kimsee bilir ki, Allah'ın
muradı insanlar arasında sevginin ve saygının oluşmasıdır. O kimse
bu uğurda çalışır, gayret eder. Eğer konuşan kimse sözü yerinde kullanmazsa,
o zaman çatışmaya, kızgınlığa, nefrete ve tepkiye neden olur. Bütün
bunlardan sonra, Allah bu ayetin sonunda, konuşmayı yapan, sözü söyleyen
kimse hakkında şöyle buyurmaktadır:
“İşte kim bunu Allah'ın rızasını
kazanmak amacıyla yaparsa, o zaman biz ona büyük bir ecir veririz »
(Kur'an, Nisa, 4/114). Bu ancak, nelerin Allah'ı razı edeceğini, nelerin
Allah'ı razı etmeyeceğini bilen kimselerin yapacağı bir iştir, ki bu
da Allah'ın Kendi Kitabında ve Resulünün dilinde bildirdiği Şeriatın
bilinmesiyle mümkündür. Dolayısıyla bir insan konuşmak istediği zaman,
bu alanda her açıdan Allah'ın razı olacağı bir tarzda konuşup konuşmadığına
bakar. Eğer konuşmasında, bir kimse hakkında bir açıdan kötü konuştuğunu
görürse, konuşmasının tümü Allah katında gayri makbuldür, yani kabul
görmez. Allah o konuşmadan razı olmaz. Çünkü O, parçalanmayı (tecezzi)
da bölünmeyi (inkisam) de hoş görmez. Bu galat bir mevzudur, ilacı
da söylediğimiz meşru amelleri yapmak ve Allah'ın nelerden razı olacağını
iyi bilmektir.
177. Aynı şekilde söz hastalıklarından
biri de, geneli kapsamaksızın, devlet adamlarından (sultan) biri ya
da bir başkası olabilir, muayyen bir şahıs üzerindeki bir kötülüğü
(münker) iyilik olarak sunmaktır. Bunun ilacı, bu konudaki ölçüyü bilmektir
ve kendi nefsinde her türlü kötülükten aklanmasıdır, çünkü şeriatın
onu o şahıs üzerinde, kendi mezhebinde ve içtihadında bir kötülük olarak
gördüğünü bilir, onu değiştirmez ve onu kendi dışındaki kimse nezdinde
kötü ve kendi nezdinde mübah olarak değerlendirmez. Sonra, kendi nezdinde
kötülük olan kimse, kendi üzerindeki bu kötülüğü değiştiren kimsenin
kendi yanında tanınmış biri olup olmadığına bakar, tıpkı Hanefîler
nezdinde, hurmadan elde edilen "hurma şarabı" (nebîz) gibi.
Nezdinde hurma şarabı haram olan bir hanefî onu içerken ya da onunla
abdest alırken bir kimseyi görse, özellikle onun haramlığına inanan
bir kimse üzerinde bunu değiştirir ya da o kimse üzerinde bulunan kötülükten
sayılır, işte, ölçü budur.
178. Bu söz hastalıklarının ayrıntıları
pek çoktur. Söz hastalıklarını ve ilaçlarını iki kategoride toplayabiliriz:
Birincisi sükut etmek istediğin zaman konuşman; ve konuşmak istediğin
zaman da susmandır; ikincisi ise,- sükut ettiğin zaman eğer Allah'a
asi olacaksan, ancak o zaman konuşmandır; eğer böyle bir durum söz
konusu değilse, o zaman bir kelâm etmekten kesinlikle sakınmalısın!
Konuşmanı beğenip güzel bulduğun ve konuşmayı süsleyip püslediğin zaman
konuşmaktan sakın, çünkü o anda konuşmak en büyük hastalıklardan biridir.
Susmaktan başka bunun bir ilacı da yoktur; fakat gizli kalmış bir hususu
açığa çıkarmak için şahitlik yapan insan, o başka; Ölçü (zabit) budur!
FİİL HASTALIKLARI
179. Fiil hastalıkları, herhangi
bir fiili, örneğin namaz gibi bir ibadeti, toplum içinde, yalnız başına
eda ettiğinden daha güzel bir şekilde eda etmendir. Hz. Peygamber sallallhu
aleyhi ve sellem böyle bir fiil konusunda toplum içinde namazını güzel
kılan, fakat yalnız basınayken namazını kötü kılan bir insan hakkında
şöyle buyurmaktadır: «Bu bir ciddiyetsizliktir ki o adam Rabbini ciddiye
almamıştır, o hareketiyle. » Bu,
en şiddetli, en zor nefsi hastalıklardan
biridir. Bunun ilacı ise,’’Acaba o, olanları Allah'ın görmekte olduğunu
bilmiyor mu?»(Kur’an, Alak, 96/14); «Allah sizin gizlinizi de, açığınızı
da bilir.» (Kur’an, Enam, 6/3); «Oysa ki, asıl kendisinden korkulmaya
layık olan Allah'tır» (Kur'an, Ahzab, 33/37; Tövbe, 9/13) gibi ayetler
ve haberlerdir. Bunun bir başka ilacı daha vardır, fakat o ilacın terkibi
çok zordur; bu, o kimsenin amelini güzelleştirmeye niyetlenmesidir;
cahilin bilmediği şeyleri öğrenmesidir; gafilin, gaflet ettiği şeyleri
hatırlamasıdır.
180. Aynı şekilde fiil hastalıklarından
biri de, insanlar yüzünden amelin terk edilmesidir. Bu, cemaat nezdinde
riyadır. Aslında insanlar nedeniyle bir ameli terketmek, Allah ehli
olan üstadlar nezdinde bir riya değil, bir şirktir, Allah'a ortak koşmadır.
Bunun ilacı da, «Sizi de, sizin yaptığınız şeyleri de Allah yarattı»
(Kur'an, Sâffat, 37/96) ,ayeti ve buna benzer diğer ayetlerdir. Öyleyse
bu hususları iyi Öğren, iyi bil!
HAL HASTALIKLARI
181. Hal hastalıklarından biri, bir
kimsenin insanlar arasında "bu da iyi insanlardandır"
diye bilinip şöhrete kavuşması için, iyi insanlarla (salihîn) arkadaşlık
yapmasıdır. Oysa ki o, gerçekte kendi şehevî arzularıyla beraber yaşamaktadır.
Aslında o, ya bir kadına (cariye) ya da bir delikanlıya (gulâm) aşık
olmuştur; bunu onlar bir işitecek olsalar!... Tabii ki toplum (cemaat)
bunu bilmez. Ona bir coşku, bir vecd gelir ve kendi içinde saklayıp düşündüğü
kimseye duyduğu ilgi nedeniyle, onda bu coşku hali galebe çalar. Oraya
buraya gider gelir, durmadan hareket eder, bağırır çağırır; çığlıklar
atar; güçlükle nefes alıp verir. Kimi zaman da "Allah! Allah!" ya
da “Hüve! Hüve!" diyerek hu çeker. Ayrıca Allah ehlinin işaretleriyle
işaretler yapar. Onu bu halde gören toplum da sahih bir vecd, bir coşku
ve sahih bir hal sahibi olmasıyla birlikte onun bu halinin ilâhi bir
hal olduğuna inanır, fakat bu tür, kimselerde bunu ilacı «Nefsini kirleten,
zarar etmiştir» (Kur’an,eş-Şems, 91/10) ayeti ve buna benzer diğer ayetler
ve ilahi haberlerdir.
182. Aynı şekilde hal hastalıklarından
biri de kendi imkânı dahilinde olmayan giysileri giyinmektir. Bunun
ilacı ise, kendi imkânı dahilinde olan, kendine helâl olan giysileri
ve benzeri şeyleri giymektir.
İşte, kim bu hastalıkları ve bunların
ilaçlarını bilip tanıra ve o ilaçları kendi nefsinde uygularsa, onlardan
büyük olçüde yararlanır.
İbn Arabi-Marifet ve Hikmet adlı
kitaptan-İz yayıncılık
|