Ana Sayfa
  Hayatı
  Eserleri
  Sadreddin Konevi Hz.
  Akademik Yazılar
  Makaleler
  Linkler
  Kitaplar
  E-Kitaplar
  Eserlerinden
  Menkıbeler-Öğütler
  Şiirler
  Ziyaretçi Defteri
   
   
   
 
   
 
 
ankete KATILIRMISINIZ.?
Sitemizi nasıl buldunuz.?
Orta
İyi
Çok iyi
 
Fusûsu’l-Hikem’e Yönel.. 21.12.2008

Fusûsu’l-Hikem’e Yönelik Bazı Tartışmalı Konulara Sofyalı Bâlî Efendi’nin Bakışı



Giriş

Tasavvuf tarihine özellikle VII / XIII. yüzyıl sonrasına göz atan herhangi  bir  araştırmacı,  hem  Doğu  hem  de  Batı’da  eserleri  ve fikirleri inceleme ve tartışma konusu olmuş ve olmaya devam eden kişinin İbn Arabî (öl. 638/1240) olduğunu rahatlıkla fark edecektir. Gerek tasavvuf ehli arasında, gerekse diğer dini çevrelerde hakkında müsbet-menfî  pek  çok  söz  söylenmiş,  muhibleri  veya  muarızları tarafından görüşleriyle ilgili bir çok eser kaleme alınmıştır. Reddiyeler genel olarak vahdet-i vücûd, Hakk’ın sıfatları, Hak-halk ilişkisi,   insan-ı   kâmil   nazariyesi,   hâtemü’l-evliyâ,   ricâl-i   gayb, Firavun’un imanı, putlara tapma, gayba muttali olma, keşf, keramet, rüya  tabiri,  tenzîh-teşbîh,  Hakk’a  davet  v.s.  konular  etrafında şekillenirken İbn Arabî’nin görüşlerini benimseyen ve onu sevenler de  boş  durmamış,  şeyhin  fikirlerini  açıklayan  ve  savunan  karşı reddiyeler telif etmişlerdir.1 Reddiyelerin temel özelliği müelliflerinin, dini  koruma  ve  kurtarma görevini  üstlenerek hiçbir insaf ölçüsü gözetmeksizin İbn Arabî ve muhiblerini en şerli, en zındık, en kafir şeklinde olabildiğince sert bir üslupla kınamalarıdır. Bu meyanda kaleme alınan reddiyelerden biri de Kanûnî Sultan Süleyman dönemi şeyhülislamlarından  Çivizâde  Muhyiddin  Mehmed  Efendi’ye  (öl.
954/1547)2  aittir.3  Çivizâde’nin yukarıda tasvir etmeye çalıştığımız üslupla İbn Arabî’yi eleştirdiği risâlesine, aynı dönemde yaşayan ve
şeyhin  muhiblerinin  önde  gelenlerinden  Fusûs  şârihi  Sofyalı  Bâlî Efendi (öl. 960/1553)4 tarafından cevap niteliğinde Müşkilâtü’l-Fusûs (Risâle fî Halli Müşkilâti’l-Fusûs )5 adlı küçük bir risâle yazılmıştır.

Bu  çalışmada,  Çivizâde’nin  itiraz  ettiği  konulara,  özellikle müteşerri‘ bir şârih olarak bilinen Bâlî Efendi’nin söz konusu risâlesi ile Fusûs  şerhinde nasıl cevap verdiği ortaya konulacaktır. Bunu yaparken aynı zamanda onun tartışılan konularla ilgili yorumlarının,
-yanlışlığı veya doğruluğunu irdelemekten ziyade- hangi ölçüde ehl-i
sünnet çerçevesinde olduğunun ipuçları bulunmaya çalışılacaktır.


1. İnsanın Konumu ve İnsan-ı Kâmil Nazariyesi

İbn Arabî’nin Fass-ı Âdem’de (as) “İnsan, Hak için göz bebeği mesabesindedir. Cenâb-ı Hak  insanla  mahlukatına nazar  etmiş  ve onlara onunla merhamet etmiştir. İnsan hâdis-i ezelî ve ebedî olan neşe-i dâimdir. Ve câmi‘ olan kelime-i fâsıladır.”6 anlamındaki sözüne, insana yüklemiş olduğu manadan dolayı itiraz edilmiştir. Ancak  şeyhin yukarıdaki ifadesinde “insan”la kastettiği, insan cinsi değil halîfe  ve  kevn-i  câmî,  yani  ilahî  ve  kevnî  hakikatlerin  tümünü kendisinde  toplamış  olan  insan-ı  kâmildir.7   Dolayısıyla  konuya, İbnü’l-Arabî’nin varlık görüşünde önemli bir yere sahip olan insan-ı kâmil  anlayışı  çerçevesinde  bakılması,  meselenin  anlaşılmasında temel bir işlev taşımaktadır.

İnsan-ı kâmil, varlık aynasında büyük âlemin, ya da ilahî isim ve  sıfatların  kemallerinin  yansıdığı küçük âlemdir.  Bu  yönüyle  o Hakk’ın  en  kâmil  tecellîgâhı,  en  değerli  özeti  ve  câmî  varlıktır; mahlukat  içinde  Allah’ın  halifesi  olmayı  sadece  o  hak  etmiştir.8
Bütün varlık suretlerinde tecellî eden Hakk’ın nâsut ve lâhut, başka bir ifadeyle bâtın ve zâhir yönü, en üstün ve en kâmil şekilde onda zuhur etmiştir. O halde insan-ı kâmil –şeyhin pek çok ifadesinde beşer cinsiyle eşit anlamında kullanılsa bile- gerçekte insanlığın en üst mertebeleri için geçerlidir ki; bu da aklî, ruhî ve maddî bütün varlık  kemallerini  toplayan  peygamber  ve  velîlerin  mertebesidir. Mutlak anlamda bunların en kâmili de Hz. Peygamber’dir.9

İbn Arabî’nin insan nazariyesi ve insanın Allah ve yaratıklar karşısındaki  konumu  anlaşılınca,  Hakk’ın  mahlukatına  insanla nazar ve merhamet etmesi de açıklığa kavuşmaktadır.
Bâlî Efendi’ye göre  Cenâb-ı  Hak,  âleme  zâtıyla  değil  insan-ı  kâmil  vasıtasıyla bakmayı10 sevmiş ve bu bakışı gerçekleştirmek için onu yaratmıştır. Mahlukatına  sevgiyle  bakışı  sebebiyle  onlara  merhamet  eder  ve istidatlarına göre ihtiyaçlarını verir. Onlara rahmet etmesi, nazarının ezelî  inayet nazarı  olduğuna  işarettir.  Şu  halde  halkına  bakması mahabbeti, merhamet etmesi ise nazarı sayesindedir.  Söz konusu nazarın  gerçekleşmesindeki  anahtar  kavram,  Hakk’ın  sevgisi  ve  merhametidir. Öyle ki böyle bir bakışın neticesi, azap ehli de olsa kendisine bakılan için rahmet ve şefkatten ibarettir.11

İnsanın hâdis, ezelî, ebedî, neşe-i dâimî, kelime, fâsıla ve câmi olmasına  gelince; bir  şeyin  aynı  açıdan  hem  hâdis  hem  de  ezelî olamayacağı  açıktır.  İnsan  bu  âlemdeki  varlığı  yani  sonradan yaratılmış  olması  itibariyle  hâdistir;  ancak  Allah’ın  ezelî  ilminde bulunması sebebiyle de ezelîdir.
Bâlî Efendi insanın ezelî ve ebedî oluşunu zaman açısından da değerlendirerek şu açıklamada bulunmuştur:
“Ezelî oluşu, öncesinde zaman olmadığındandır. Ebedî oluşu ise, zaman itibariyle sonunun bulunmayışı sebebiyledir.”
Buna göre zaman itibariyle bakıldığında insanın öncesinde de sonrasında da  zaman  yoktur.  Bu  yönüyle  o  ezelî  ve  ebedîdir.  Zira  zaman yaratıldığında insan da yaratılmıştır. Ardından “Bu durum ruhanî yaratılışı  itibariyledir.  Yoksa  cismanî  yaratılışı  itibariyle  insan  ne ezelî ne de ebedîdir.” diyerek insanın ilm-i ilahîdeki konumunun dikkate alınması gerektiğine işaret etmiştir.
İnsan ruhanî yaratılışta yüce  harflerden  mürekkeb  olduğu  için  kelime,12   varlık  ve  imkan arasında yok olmaktan korunduğu için fâsıla, ilahî ve kevnî bütün hakikatleri topladığı için de câmidir.13

Konuya  farklı  bir  vecihten  yaklaşan  Ahmed  Avni  Konuk, şârihlerin  insan  mefhumunu  sadece  dünya  üzerinde  var  olan insandan ibaretmiş gibi algılamalarını, insanın ezelî ve ebedîliliği ile ilahî isim ve sıfatların her dem tecellî halinde oluşuna bir kısıtlama getirdiğinden yetersiz kabul etmiştir:
“Malum olsun ki ‘İnsan, hâdis-i ezelî ve ebedî olan neşe-i daimî’dir.’ ibaresinden insanın yalnız küre-i arz üzerinde zuhur eden insandan ibaret olmadığı açıktır. Zira küre-i arzın evveli ve ahiri vardır. Dolayısıyla onun üzerinde zuhur eden insanların da evveli ve ahiri vardır. Şu halde küre-i arz üzerindeki insanlar hâdis-i ezelî değildir, ebedî olan neşe-i daimî de değildir. (…)  Şurrâh-ı kiram, insanın hudûsü ancak küre-i arza inhisar ettiği ve  âlem-i  şehâdet  ancak  bizim  âlemimiz  olduğu  mülahazasıyla  şerh etmişler ve insan-ı kâmil, suretiyle hâdis ve hakîkat-i rûhiyyesiyle ezelîdir demişlerdir. Vakıa bu beyan doğrudur; fakat efrâd-ı insaniyyeye  nazaran  doğrudur.  Zira  henüz  âlem-i  sûrette  zâhir olmayan her bir ferdin bir hakîkat-i rûhiyyesi vardır. Fakat insan mefhumunun  âlem-i  surette  ezelden  beri  mevcut  olmadığı  mülahazası darlıktır. Zira âlem-i suret ef‘âl-i ilâhiyyenin meclâsıdır. Ve ef‘âl-i  ilâhiyyenin  ezelden  ve  ebeden  ta‘tîli  câiz  değildir.  Bizim âlemimiz yok iken fezâ-yı bî-nihâyede başka âlemlerde insan suretleri  vardı.  Çünkü  “Gökleri,  yeri  ve  bunların  içine  yayıp  ürettiği canlıları yaratması da O’nun delillerindendir” (Şûrâ, 42/29) ayetindeki “dâbbe” kelimesi insanın suretine de şamildir.”14


2. Varlıkların Zuhûrunda İsim ve Sıfatların Rolü

Şeyh Âdem Fassı’nda şöyle demektedir: “Biz O’nu bir vasıfla vasfetmedik, fakat vücûb-ı hâss-ı Zâtî hariç biz bu vasıf olduk. (…) O’nu bizim ile bizden bildiğimizde kendimize nispet ettiğimiz her şeyi O’na nispet ettik. O zâtını bizim için bizimle vasfeyledi. O’nu müşâhede  ettiğimizde  O’nda  kendimizi  de  müşâhede  ederiz.  Hak  bizi müşâhede ettiğinde Kendini bizde müşâhede eder.”15
İbn Arabî’nin bu sözüne, Hakk’ın âlemle ayniyetine ve hâdis olan şeylerin sıfatlarıyla muttasıf olduğuna delalet ettiği ileri sürülerek itiraz edilmiştir.16

Cenâb-ı Hakk’ın  kendisini tanıtması,  çeşitli süreçlerdeki tecellîleri olarak kabul edilen isim ve sıfatları ile meydana gelmiştir.   
Buna   göre   isim  ve   sıfatlar   mertebesi,   gerek  kendisini   çeşitli süreçlerde  açarak  bütün  varlığı  yaratması  anlamındaki  ontolojik bilinme, gerekse kullarının kalbinde açması şeklindeki epistemolojik bilinme ile olsun Zât’ının bilinmesini sağlayan nisbetlerdir.

Hakk’ın varlığı  vâcibu’l-vücûd  iken  O’nun  dışındaki  her  şey  hâdistir;  ve âlemin zuhuru O’nunladır.  Âlemde var olan her şey gibi insan da İlahî Zât’ın esmâ ve sıfatlarının tecellîleriyle zuhur etiğinden O’nun isim ve sıfatlarıyla muttasıftır. Örneğin Allah’ın Zât’ına nispet ettiği Hayat, İlim, İrade, Sem‘, Basar, Kudret, Kelâm ve Tekvîn sıfatlarıyla muttasıf ve bu sıfatlardan mütezâhir olan Hayy, Alîm, Mürîd, Semî‘, Basîr, Kadîr, Mütekellim ve Mütekevvin isimleriyle mevsumdur.  Bu nedenle insan Hakk’ın sıfatı üzere yaratılmış ve  hakikatte de bu sıfattan ibarettir; kendisini Hakk’ın onda zahir olan sıfatları üzere bilir. Yalnız vücûb-ı Zât müstesnadır. Çünkü hâdis olması nedeniyle  insanın Hakk’ın Zât’ını idrak etmesi mümkün değildir; ve Zât ile vasıflandırılamaz.

İsim  ve  sıfatlar  ile  âlem  arasındaki  karşılıklı  bağımlığa  da dikkat çeken Bâlî Efendi’ye göre isim ve sıfatlar, mahlukatın varlığı ile zuhûr edebilirken, mahlukat da isim ve sıfatların varlığına bağlı olarak  ortaya  çıkar.   Çünkü  eğer  isim  ve  sıfatlar  olmasaydı  âlem zuhur etmezdi; ve eğer âlem olmasaydı, isim ve sıfatlar bilinemezdi. Cenâb-ı  Hakk’ın  bunu  yapmasındaki  temel  sebep,  kendisini  bize tanıtmak  ve  bizim  de kendimizden  hareketle  O’nu  tanımamızı sağlamaktır.  Dolayısıyla  kendimize  nispet  ettiğimiz  ilim,  irade, kudret, sem‘, basar gibi vasıfları O’na nispet ederiz. Böylece biz O’nu müşâhede ettiğimiz zaman, kendi nefsimizi müşâhede ederiz.  Ve O bizi  müşâhede  ettiği  vakit,  kendini  müşâhede  eder.  Zira  bizimle muttasıf  olması  yönüyle  Hakk,  zâtlarımızın  ‘aynı  (hakikati)  olup bizden gayrı değildir. Şeyh Bâlî konuya açıklık getirmek için ayna benzetmesini verir: “Aynaya bak, ne görüyorsun. Sen oraya baktığında sadece kendi suretini; ‘aynını görürsün. Bu “Hak bizi müşahede ettiğinde kendini müşahede eder” sözüne işarettir. Aynadaki suretin seni gördüğünde ve sana baktığında kendine bakmış olur. Dolayısıyla  suretin  senin  ‘aynın,  sen  de  O’nun  ‘aynısın.  Bu  da  “O’nu müşahede ettiğimizde kendimizi müşahede ederiz.” sözüne delildir.” 17

Vahdet-i Vücûd Ve İbn Arabî adlı eserinde söz konusu itirazı değerlendiren İsmail Fennî Ertuğrul, Hakk’ın sıfatlarını tam olarak idrak etmenin imkansızlığının yanı sıra O’nun sıfatları  ile yaratıkların sıfatları arasında benzerliğin   bulunmadığını da vurgulamıştır.
Ona göre Cenâb-ı Hakk’ın İlim, İrade, Kudret, Sem‘, Basar sıfatları, bizde bulunan sıfatlardan ibarettir şeklinde anlamak büsbütün yanlıştır. Şüphesiz biz yok iken O bu sıfatlarla muttasıf olduğu gibi biz tamamen yok olsak bile O yine bu sıfatlarla mevsuf olarak  bakî  kalır.  Bu  sıfatlar  O’nda  kemâl  üzere  olup  bizde  ise noksandır. Biz Cenâb-ı Hak’ta bulunduğu şekliyle düşünme gücü ve his olmadan ilim ve irade, kulak ve göz olmadan işitme ve duymanın mahiyetini anlayamayız. İnsanın bilebileceği şey kendisinde zuhur eden sıfattır. Yani yine kendisidir. Onun bu marifeti Allah değil kendi anlayış ve idrakidir.18

Öte  yandan  sıfatlar  meselesini  yukarıdaki  gibi  değerlendirdiğimizde şu iki soruyla karşılaşmaktayız :
Birincisi, bizde tezahür eden ilim, sem‘, basar, kelam gibi sıfatları Hakk’a nisbet etmemiz mümkün iken hastalık, açlık, gülmek, istihzâ, ezâ gibi sıfatların O’na nisbeti  mümkün  müdür? 
İkincisi  ise,  isim  ve  sıfatlar  ile  âlem  arasındaki karşılıklı bağımlılık dikkate alındığında bir başka şeye muhtaç ve bağımlı olması nedeniyle isim ve sıfatlara bir eksiklik nisbet etmiş olmuyor muyuz?
Bâlî Efendi ilk soruya, her hangi bir ayrıntıya  girmeden  ehl-i  sünnet  çizgisinde  diyebileceğimiz  “Biz Cenâb-ı Hakk’a  noksan  sıfatları  değil   sadece  kendi  zâtına  nisbet ettiği  ilim,  hayat,  kudret  gibi  sıfatları  nisbet  edebiliriz.”   şeklinde cevap vermekle yetinmiştir.19
Diğer şârihler ise yaratılmışlara ait olan bu sıfatların taayyün itibariyle Hakk’a nisbet edilebileceğini belirtmişlerdir.20 
İkinci soruya gelince, Hak bütün varlığın hakîkati olduğu  için  âlemin  ‘aynıdır.  Buna  göre  İlahî  Zât,  bütün  varlığın hakikati ise, isim ve sıfatların başka bir şeye muhtaç olması söz konusu değildir.
Başka bir ifadeyle Allah, âlemin ‘aynı olduğuna göre her hangi bir gayriyet ve ikilik yoktur ki, isim ve sıfatların başka bir şeye muhtaç olduğunu söyleyelim.  Şu halde isim ve sıfatların âlemle karşılıklı  bağımlılık  içerisinde  olduğunu  kabul  etmek,  onlara  her hangi bir noksanlık nispet etmediği gibi başka şeye muhtaç oldukları sonucuna da götürmez.21


3. Velâyet-Nübüvvet İlişkisi

İbn Arabî’nin Şît Fassı’nda zikrettiği aşağıdaki sözlerine itiraz edilmiştir: 

Şeyh  söz  konusu  bölümde  ilm-i  billahtan  bahsettikten sonra şöyle der:
“Bu  ilim  ancak  hâtemü’r-rusul  ve  hâtemü’l-evliyâ içindir.  Onu  enbiyâ  ve  rusul  ancak  hâtemü’r-rusulün  mişkâtından görür. Veliler de sadece hâtemü’l-velînin mişkâtından görürler. Hatta peygamberler  o  ilmi  ne  zaman  görseler,  ancak  hâtemü’l-evliyânın mişkâtından görürler.  Zira risâlet ve nübüvvet, yani nübüvvet-i teşrî‘ ve  risâlet-i  teşrî‘  munkatıdır.  Velâyet  ise  ebediyen  son  bulmaz.  Peygamberler  evliyâ  olduklarından  dolayı  zikrettiğimiz  ilmi,  ancak hâtemü’l-evliyânın  mişkâtından  görürler.  Böyle  olunca  peygamberlerden  daha  aşağı  mertebede  olan  evliya  nasıl  olur  da  bu  ilmi hâtemü’l-evliyâdan almazlar! Her ne kadar hâtemü’l-evliyâ, hükümde hâtemü’r-rusulün teşrîinden getirdiği şeye tabi ise de bu durum, onun makamının değerini düşürmez; ve bizim düşüncemize de ters değildir. Zira hâtemü’l-evliyâ bir yönden daha aşağı mertebede iken, diğer bir yönden daha üst mertebededir.” 22

Muarızların bu söz karşısında sordukları en temel soru şudur: Nasıl olur da rusul ve hâtemü’r-rusul, hâtemü’l-evliyânın mişkâtından feyz alır ve ona muhtaç olur; belli bir derecede de olsa üstünlüğü nasıl  mümkündür?  Ve  kendisinden  sonra  pek  çok  evliyâ  geldiği halde İbn Arabî nasıl hâtemü’l-evliyâ olmuştur?

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için şârihlerin de yaptığı gibi öncelikle İbn Arabî’nin sisteminde önemli bir yer teşkil eden velâyet ve nübüvvet ilişkisine açıklık getirmemiz gerekmektedir.
İbn Arabî’nin velâyet teorisinde velî, hem nebî hem de resulü ihtiva eden en geniş kavramdır. Velîden sonra nebî kavramı gelir; nebî resulü ihtiva eder. Resûl ise, bunlar arasındaki en dar kavramdır.  Buna göre her resul ve nebî öncelikle velî, ikincil olarak nebî veya resuldür. Dolayısıyla bir resul veya nebînin velayeti, risalet ve nübüvvetinden üstündür.

Öte yandan Velî ilahî isimlerden biri olması hasebiyle bir taraftan Allah, diğer taraftan da insan için ortak bir addır. Allah ezelden ebede kadar var olduğuna göre velâyet asla mevcut olmaktan hali kalmaz; ebediyen var olacaktır. Buna karşılık nübüvvet ve risalet zamana bağlı olduklarından sürekli olmayabilirler ve hatta tamamen ortadan   kaybolabilirler   de.   Nübüvvet   zincirinin   peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed ile son bulduğu aşikardır. Artık ondan sonra şerîat getiren hiçbir peygamber olmayacaktır. Dolayısıyla  Hazret-i  Peygamber’den  sonra  devir,  yeni  bir  şeriat  vaz’ının bulunmadığı  ve  İbn  Arabî’nin  nübüvvet-i  âmme  diye  adlandırdığı velâyet devridir.

Nübüvvet-velâyet  ilişkisi  konusunda  bu  kısa  hatırlatmadan sonra hâtem (mühür) terimine gelince, söz konusu kelime şeyhin  yukarıdaki ifadesinde iki şekilde geçmektedir:

a. Nebîlerin mührü (hâtemü’l-enbiyâ) ya da resullerin mührü (hâtemü’r-rusul) b. Velîlerin  mührü  (hâtemü’l-evliyâ).  Hâtemü’l-enbiyâ  ile  doğrudan doğruya  kendisinden  sonra  hiçbir  peygamberin  gelmeyeceği  Hz. Muhammed kastedilmektedir. Mutlak anlamda insan-ı kâmil olarak Hakîkat-i Muhammediye’yi kabul  eden İbn Arabî’ye göre, Muhammedî  hakîkat  ezelden  ebede  kadar  bütün  nübüvvetlerin kaynağı olması gibi, bütün velayetlerin de kaynağıdır. Şu halde onun velâyeti, diğer velîlerin velâyetinden üstün ve onlara müştemildir.

Diğer  taraftan  Hz.  Peygamber’in  şahsında  resullerin  hâtemi olduğu gibi velîlerin de bir hâtemi vardır.  Bu vazife İbn Arabî’ye göre üç şahsiyet  arasında  paylaşılmaktadır.
Birincisi, Muhammedî velâyetin hâtemidir ve doğrudan doğruya Hz. Muhammed’in varisi olan velîler silsilesini mühürler. Fakat diğer  peygamberlerin verasetlerine dayanan velayet mühürlenmemiştir.
İkincisi, Muhammedî hâtemin vefatından sonra Hz. İbrahim, Hz. Musa, veya Hz İsa gibi  diğer peygamberlerin  veraseti altında gerçekleşecek olan nübüvvet-i  âmme  (diğer  bir  ifadeyle  velâyet-i  âmme)  derecesidir.
Üçüncüsü ise, velâyet-i âmme kapısını mühürleyecek olan umumî velâyetin hâtemidir.

Bâlî Efendi’nin de işaret ettiği üzere İbn Arabî, umumî  velâyetin  hâtemi  olarak  Hz.  İsâ’yı,  hâtemü’l-evliyâ,  yani Muhammedî velâyetin hâtemiyle de kendisini kastetmektedir. Muhammedî velâyet zincirinin mührü olması hasebiyle İbn Arabî’nin vefatından sonra artık Hz. Muhammed’in veraseti altında hiçbir veli gelmeyecektir.

Bâlî Efendi’ye göre bir kimsenin hâtemü’l-evlîya olduğunu iddia etmesi  için  hâtemü’l-evliyâ  olduğunu  rüyasında  görmesi  gerekir.
Nitekim İbn Arabî Fütuhât’ta zikrettiği üzere hâtemü’l-evliyâ olduğunu  rüyasında  görmüş 23   ve  kendi dönemindeki  meşâyıh  da rüyasını bu şekilde yorumlamıştır.

Muarızların, nasıl olur da rusul ve hâtemü’r-rusul, hâtemü’l- evliyânın  mişkâtından  feyz  alır  ve  ona  muhtaç  olur;  ve  belli  bir derecede de olsa üstünlüğü nasıl mümkündür? sorusuna, şârihler Muhammedî  hâtemin  konumunu  daha  fazla  netleştirerek  cevap vermişlerdir.

İbn Arabî ile temsil edilen Muhammedî hâtem, diğer bütün velayet tarzlarının aslî kaynağı olan Muhammedî velâyetin eksiksiz ve küllî zuhuru olması hasebiyle, bütün nebi ve resullerden üstündür.   Zira  diğer  nebi  ve  resullerdeki  velâyet,  Muhammedî velâyetten  kaynaklanmaktadır.  Öyle  ki  Hz.  İsa  bile  bir  resul  ve umumî  velâyetin  sonuncusu  olmasına  rağmen  ilm-i  billahı  diğer peygamber ve resuller gibi hâtemü’l-evliyânın mişkâtından alır; diğer bir ifadeyle Muhammedî hâtemin nüfuzu altındadır.

Hâtemü’l-evliyâ ile  hâtemü’r-rusul arasındaki derece  farkına gelince, resul yahut nebî sıfatlarına sahip olmayan -dolayısıyla teşrî‘ vazifesi bulunmayan- hâtemü’l-evliyâ, hâtemü’r-rusule tabi olması açısından daha aşağı mertebededir.  Ancak nebî olmamasına rağmen belli bir açıdan bundan daha fazlası sayılır.  Çünkü o Hz. Muhammed’in resul sıfatının perdesi altında kalan velî ismine de varis olmuştur. Dolayısıyla şahsında bütün nebilerin velayetini cem etmektedir. İşte kendisine  tabi olunması itibariyle  hâtemü’l-evliyâ daha üst mertebededir.24   Üstünlüğün diğer bir yönü ise, velî ilahî isimlerden biri iken, nebî ve resul kelimeleri ilahî isimlerden olmayıp beşerî varlıklara hastır. 25

Bununla birlikte hatırdan çıkarılmaması gereken husus, hâtemü’l-evliyânın aslında hâtemü’l-enbiyânın velî sıfatının naibin- den başka bir şey olmadığıdır.  Bu nedenle Muhammedî velâyetin hâteminin, hâtemü’l-enbiyâ üzerine herhangi bir üstünlüğü hiçbir biçimde sözkonusu değildir. Zira İbn Arabî, velînin mutlak anlamda resul  veya  nebîden  üstün  olduğunu  iddia  etmemiştir.  Buradaki üstünlük bir nebînin risâlet ve velâyeti arasındadır. Yoksa nübüvvet  ve  risâletin,  bir  başkasının  velâyetiyle  mukayesesi  söz  konusu
değildir. 26

b. “Âdem su ve çamur arasında iken ben peygamber idim. Diğer peygamberler de nebî değillerdi, ancak gönderildiklerinde peygamber oldular. Aynı şekilde hâtemü’l-evliyâ da Âdem su ve çamur arasında iken velî idi.  Diğer velîler velî değillerdi, ancak ahlak-ı ilahiye olan veliliğin  şartlarını  elde  ettikten  sonra  onunla  vasıflanmalarında, Allah’ın Velî ve Hamîd ile müsemma olmasından nâşî veli oldular.  Böyle  olunca  hâtemü’r-rusulün,  velâyeti  yönüyle  hatmü’l-velâyete nisbeti, nebi ve peygamberlerin ona nisbeti gibidir.  Çünkü hâtemü’r- rusul, velî, resûl ve nebîdir.  Hâtemü’l-evliyâ ise, ilmi kaynağından alan velî-yi vâristir; ve mertebeleri müşahede edendir.” 27  
Şeyhin bu sözü metafizik bir ilke olan hakîkat-i Muhammediyye’nin mükevvenata tekaddüm  ettiğine  işaret  etmektedir.   O  vardır,  varolmaktadır  ve varolacaktır. O halde Hz. Adem’den itibaren insanlara gönderilmiş olan bütün peygamberler ve velîler bu hakîkat-i Muhammediyye’nin tarihin belli bir anındaki taşıyıcıları, tecellîleri ve cüzleri olmaktadır. Diğer bir ifadeyle bütün insanlar ve âlem Muhammedî hakîkatin potansiyel  suretleri,  nebî  ve  velîler  ise  özel  ve  fiilî  suretleridir.  Dolayısıyla nebî ve velîler, yetkinlik noktasında kâmilin en kâmili olana  ve  fazîletlinin  en  fazîletli  olana  bağlı  olması  gibi  hakîkat-i  Muhammediyye’ye bağlıdırlar.  Buradan hareketle   Bâlî    Efendi, hâtemü’l-evliyânın  velâyetinin  diğer  peygamberlerin  velâyetinden önce olduğu gibi hatmü’r-rusulün velâyetinden de önce olduğunu söyler.  Ancak  bu  sözün  zahirinden  hâtmü’l-velâyetin,  hatmü’n- nübüvvetten daha   faziletli olduğu şeklinde bir vehmin hasıl olmaması için devamında İbn Arabî’nin “Hâtemü’l-evliyâ, hâtemü’r- rusul olan Muhammed’in (as) hasenelerinden bir hasenedir.”  sözüne de  dikkati  çekmektedir. 
Bâlî  Efendi  hâtemü’l-evliyânın  hakîkat-i Muhammediyye’nin sayısız tezahürlerinden biri olduğunu şöyle dile getirir: “Hâtemü’l-evliyânın  hatmiyet ve mişkatiyeti, hatmü’r- rusuldendir.  Çünkü sırda Allah’tan aldığı ve hatmü’r-rusule verdiği ilmi,  ancak  hatmü’r-rusulün  velâyetinden  kaynaklanan  velâyeti sebebiyle alabilir. Aslında bu velâyet sebebiyle Allah’tan alır ve onun sebebiyle aldığını hatmü’r-rusule verir.  Bu açıdan hatmü’r-rusulden önce olması, cüzün külle olan takaddümü gibidir. Dolayısıyla onun herhangi bir yönden hatmü’r-rusule üstünlüğü yoktur.”28


4. Hz. İbrahim’in Oğlunu Kurban Etmesiyle İlgili Rüyası

“İbrahim  (as)  oğluna  dedi  ki:  Rüyamda  seni  boğazladığımı görmekteyim.  Rüya  hayal  mertebesidir.  İbrahim  (as)  rüyasını  tabir etmedi. Aslında onun rüyasında gördüğü şey, oğlu suretinde görünen koçtu . Buna rağmen İbrahim (as) (tabir etmeksizin) rüyasını tasdik etti.  Rabbi de İbrahim’in (as) vehminden dolayı oğluna bedel olarak ona zibh-i   azîm   (büyük   bir kurban)   verdi.” 29 
İbn Arabî’nin İshak Fass’ındaki  bu  sözüne,  “bir  peygamber  içtihadında  hata  etmez.  Çünkü  Kur’ân  ve  sünnetteki  ifadelerden  anlaşılan  onun  oğlunu kurban etmekle emredilmiş olduğudur.  Kaldı ki şeyh koçun onun oğlu olduğunu nereden bilmiştir? Peygamberlerin rüyaları bir çeşit vahiydir.  Bu nedenle Hz. İbrahim’in rüyasını vehimle yorumlamak büyük bir hatadır.” denilerek itiraz edilmiştir.

Şârihler öncelikle rüyanın hakikatte hayal mertebesine ait bir olay;  diğer  ifadeyle  bir  sembol  olduğuna  ve  tabir  edilebilirliğine dikkat çekmişlerdir.  Nitekim rüyanın tabir edildiğiyle ilgili Kur’ân-ı Kerim ve hadîslerde örnekler mevcuttur.  Şu halde İbrahim (as) niçin rüyasını tabir etmedi;  yoksa rüyaların tabir edilebildiğini bilmiyor muydu? 

Bâlî Efendi’ye göre peygamberlik gibi yüce bir makamda bulunan bir zatın bunu bilmemesi mümkün değildir.  Hz. İbrahim, bazı rüyalarda hayalin konumunun tabir gerektirdiğini bazılarının ise gerektirmediğini biliyordu.  Buna rağmen o, bir taraftan Allah’ın emrine mutlak itaati düşünerek rüyasını tabir etmeyip zahirini esas almayı  tercih  etmiş  diğer  taraftan  da  gördüğü  rüyanın  tabir gerektirmeyen  rüyalardan  olduğunu  zannetmişti. 30    
Ancak  böyle yapmakla İbrahim (as) her ne kadar rüyasına sadık kalmışsa da onun rüyasında gördüğü şey,  önemli bir ibadetin, yani bir kurbanın Allah’a kurban edilmesinin ilk defa tesisi hususunda bir semboldü.  O bu sembolü farklı yorumlayınca oğlunu boğazlama esnasında, söz konusu sembole bedel 31 diğer bir ifadeyle rüyasına tabir olarak Allah tarafından büyük bir kurban (zibh-i azîm) verildi.32  
Koçun kurban  edilmesinin  Allah’ın  ezelî  ilminde  takdir  edilmiş  özel  bir  mucize olduğunu Bâlî Efendi şöyle dile getirmektedir:
“Allah Te‘âlâ İbrahim’e (as)  “Rüyanda  sadık  kaldın”  diye  nida  ederken  aslında  şunu söylüyordu:   Zahiri  açıdan  kendi  itikadın  doğrultusunda  rüyana sadık kaldın. Ancak rüyanda kastedilen, senin anladığın şey değil; bilakis başka bir şeydir. Sen rüyanda kastedilene muttali olamadın.  Oğlunu kurban etmekten vazgeç. Zira oğlunu kurban  etme hususunda  rüyana  sadık  kalmak  suretiyle  rüyanda  kastedilenin dışında hareket etmektesin.  Benim ilmimde oğlunu kurban etmen yoktur. Zira ben insanın kurban edilmesini haram kıldım.  Benim ilmimde  senin  için  koçun  dışında  bir  kurban  yoktur.  Rüyanda gördüğün oğlunun sureti bu koçtur.”33

Muarızların iddia ettiği gibi  İbn Arabî’nin Hz. İbrahim hakkındaki sözleri onun makamına bir noksanlık atfetmemektedir.  Her ne kadar bir kimse uykusunda sadık bir rüya görse bile bu, hisse hitap eden bir takım hayaller silsilesi olarak ortaya çıktığından tabir edilinceye kadar anlamsız kalır; tabire muhtaçtır.  Çünkü hayalî suretlerden kastedilen, bu suretlerin kendileri değil manalarından hasıl olan şeylerdir.  Ayrıca manaların hissi suretlere mutabık yahut gayrı mutabık olarak hayalde ortaya çıkmaları da mümkündür.  Bu nedenle Nablusî’ye göre hayalin rüya  âleminde  hata etmesi peygamber için de vaki ve caizdir. Ancak onlar uyandıklarında bu hatanın  devamından  korunmuşlardır.34   
Bâlî  Efendi  ise,  Hz.  İbrahim’in rüyasını yorumlayamamasının, bu konudaki bilgisizliğinden değil bir hikmete  binaen gaflet   etmesinden kaynaklandığını belirtmiştir.35

Öte yandan İbn Arabî’ye göre hayal mertebesinde vaki olan surî tecellînin  yorumlanması  başka  bir  ilmi  gerekli  kılmaktadır.  Zira ontolojik olarak hayalin zuhur yeri olan misâl âlemi, sırf his âlemi ile sırf ruh âleminin yani maddi olamayan âlemin ortasındaki bir ara temas bölgesidir.  Varlığın bu kademesinde var olan her şeyin, bir taraftan his âleminde zâhiren mevcut olan şeylerle ortak bir yanı bulunur;  ama  diğer  taraftan  da,  sırf  idrak  âlemindeki  soyut  bir biçimde idrak olunabilir nesnelere benzerler.  Yani yarı hissedilebilen, yarı da idrak olunabilen özel nesnelerdir.  Bunların hislere hitabı son  derece zayıf olduğu gibi idrakleri de saf bir idrak değildir. Dolayısıyla ancak ilahî tecellîden hâsıl olan bir ilimle  anlaşılabilirler.36


5. Cehennem Ehlinin Durumu ve Azabın Ebedîliliği Meselesi

İbn Arabî’nin gerek Fütuhât ve gerekse Fusûs’ta zikrettiği şu manadaki sözlerine itiraz edilmiştir:  “Kâfirler her ne kadar ateşten çıkmasalar da her şeyi kuşatan ilahî rahmetin sonucu olarak bir zaman  sonra  cehennem  azabı  onlar  için  uzb  (tatlı)  olacaktır;   ve cennetlikler nimetlerden  zevk alırken onlar da cehennemde bir çeşit nimetle nimetlendirileceklerdir.”37

Özellikle  A’râf  suresindeki  “Ve  rahmetim  her  şeyi  kuşatır.” (7/156) âyeti ve “Rahmetim gazabımı geçti.”38 kudsî  hadisi çerçevesinde  oluşan  ilahî  rahmetin  sonsuzluğu  düşüncesi,  İbn Arabî’nin  sisteminin  her  bölümüne  nüfuz  etmiş  bir  konudur.

Şârihler söz konusu rahmet fikrini, rahmetin mahlukât için nihai bir sonuç  (me’âl) olması şeklinde  ele  almışlardır.  Onlara göre  Şeyh-i Ekber, kâfir ve günahkârların cehennemde geçici ya da kalıcı olarak ikamet edeceğini bildiren âyetlerin zahiri manasını olduğu gibi tasdik etmekte ve azabın gerçekliğini asla reddetmemektedir.  Halbuki şeyh açısından kâfirlerin cehennemde ebediyen kalmaları, azabın sonsuzluğunu  gerektirmez,  üstelik  böyle  bir  sonsuzluk  “her  şeyi kuşatan rahmetin” anlaşılmaz bir şekilde kayıtlanması anlamına da gelecektir.  Dolayısıyla ebediyen cehennemde kalması takdir edilenler burada kalacak, ama ateş onlar için naîm sebebi kılınacaktır.39   İbn Arabî’ye göre naîm, her bir varlığın yaratılışı itibarıyla uygun olan vasıtasıyla   gerçekleşecektir. Cehennem  ehlinin  mizacı ateşi istemektedir, bu sebeple de ateşin dışında zaten mesut olmazlar. Öyle ki “şayet cennete girselerdi acıya duçar olurlardı.”40, “Onların naîmi ateş içindedir, şayet oradan çıkacak olsalardı acı çekerlerdi.”41
Yine şeyhe göre, Allah kâfirlere gazabı ile azap/elem vermektedir.

Gazabı  ortadan  kalktığında  azabı  da  kalkmış  olur;  zira  gazap sürekliliği değil geçici olmayı yansıtan bir hususiyettir. 42

İlahî  rahmetin  sonsuzluğunu  kabul  etmekle  birlikte  Bâlî Efendi, diğer şârihlerden farklı olarak azabın sona ereceği fikrine katılmaz.  Ona göre bazı şârihler azabın kâfirlerden mutlak olarak kalkacağını  söyleyerek  insanların  İbn  Arabî’ye  ve  ehlullâha  karşı suizanda bulunmasına sebep olmuştur.  Bâlî Efendi her şeyi kuşatan rahmeti,  azaptan  arınmış  rahmet  (rahmetün  hâlisatün)  ve  azapla karışık rahmet (rahmetün  mümtezicetün) şeklinde ikiye ayırır.  İbn Arabî’nin söylediği gibi cehennem ehli, cehennemde olsalar bile bir lezzet  üzeredirler;  ve  naîm  olarak  Allah’tan  gelmesi  bakımından cennet   nimetleri   ile   cehennem   nimetleri   birdir.   Ancak tecellî açısından aralarında farklılık vardır; cennet nimetleri azaptan hâli kılınmış, cehennem nimetleri ise azapla mecz edilmiş bir rahmettir.

Diğer  taraftan  “azab”  kelimesinin  hem  ıstılah,  hem  de  lügat manasına dikkat çeken Bâlî Efendi, cehennem ehli için azabın özünü her halükarda korumaya devam  edeceğine dikkat çekmiştir.
Taamındaki tatlılıktan dolayı “azab/uzb” olarak  isimlendirilen cehennemliklere  mahsus  söz  konusu  nimet,  elem  manasındaki (azâb-ı  ıstılahî)  anlamıyla  tahakkuk  ederken  aynı  şekilde  lezzet manasındaki (azâb-ı lugavî) anlamıyla da gerçekleşecektir. Dolayısıyla azâb-ı ıstılahî, ehl-i sünnet inancında olduğu gibi onlar için ebediyen devam edecektir.43

Hûd  Fass’ında da konuya değinen şârihimiz şöyle demektedir: “Cenâb-ı Hak ‘Rahmetim   gazabımı geçti’ buyurmaktadır. Bu, rahmetim her şeyde gazabımı geçmiştir demektir. 
Ayette gazaptan kastedilen  azaptır.  Gazabın  neticesi,  her  şeyi  kuşatan  rahmettir. Rahmet ise ehlullaha göre iki kısımdır: Rahmet-i hâlisa ve içinde azabı barındıran rahmet-i mümtezice. 
Cehennemdeki asi müminler için gazabın neticesi azaptan arındırılmış bir rahmettir. Müşrikleri için ise gazabın neticesi, azapla mümtezic olan bir rahmettir.”44

Öte  yandan  meseleyi  ehl-i  sünnet  çerçevesinde  değerlendirmeye çalışan Bâlî Efendi’nin diğer tartışmalı mevzularda olduğu  gibi,  azabın  sürekliliği  veya  izalesiyle  ilgili  deliller  yeterince  açık olmadığından İbn Arabî’nin konuyla ilgili karar veremeyerek tevakkuf ettiğini söylemesi dikkat çekicidir. 45


6. Melek ve İnsan Arasındaki Üstünlük Tartışması

“İnsanın envâ-ı unsûriyeden kendisinin dışındakilere üstünlüğü ancak topraktan beşer olmasıyladır. Dolaysız olarak yaratılan insan, anâsırdan  yaratılan  her  şeyden  üstündür.  Şu  halde  insan,  rütbe bakımından arzî ve semavî meleklerden üstündür. Ve melâike-i âlîn 46 ilahî nasla bu   nevi   insandan hayırlıdır.”47 

İbn  Arabî’nin İsâ Fass’ındaki bu ifadesi, peygamberlerin meleklerden üstün olduğu şeklindeki ehl-i sünnetin inancıyla çeliştiği için eleştirilmiştir.
Bâlî Efendi’ye göre şeyhin diğer sözlerinde olduğu gibi bu sözünde de şerî açıdan  herhangi  bir  çelişki  söz  konusu  değildir. 
Zira  İbn  Arabî, mutlak  anlamda  bütün  meleklerin  insanlardan  üstün  olduğunu söylememektedir. Haddizatında insan ve âlîn meleklerden 48 her biri bir yönden üst, diğer bir yönden alt mertebededir. 
Başka bir ifadeyle bir yönden insanlar meleklerden üstün, diğer bir yönden de melekler insanlardan üstündür.
Bâlî Efendi konuyu şöyle izah etmektedir: “İnsan bütün mertebeleri kendinde toplayan hakikati itibariyle tabî ve  unsurî  mevcudattan;  dolayısıyla  âlîn  meleklerinden  üstündür. Âlîn melekleri ise, nurî yaratılışları yani unsurî olmamaları yönüyle insandan daha üstündür. Şu halde muhakkik olan şerîat âlimlerinin de dediği gibi büyük melekler sıradan insanlardan üstün iken, ilahî ve  kevnî  hakîkatleri  kendilerinde  toplayan  peygamberler  de  âlîn meleklerinden üstündürler. Yoksa her yönden hayırlı olma yoktur.”

Görüldüğü  üzere  Bâlî  Efendi  üstünlük  meselesini  iki  yönden  ele almaktadır: 

Birincisi,  münferid  olarak  düşünüldüğünden  her  bir melek,   her   bir   insandan   üstün   değildir.   Yani bazı   melekler (muheymûn  ve  mukarrebûn)  bazı  insan-lardan  (avamdan)  üstün olurken, bazı insanlar da (peygamberler, velîler) meleklerden üstündür. 

İkincisi,  yaratılış  itibariyle  bakıldığında  melekler  anasırdan  yaratılmadıklarından  topraktan  yaratılan  insandan  üstündürler.
Ancak  mahiyet  açısından  ise,  sufîlerin  câmiü’l-merâtib  dedikleri hazret-i insan da âlîn meleklerinden üstündür.49


7. Tenzîh ve Teşbîh Meselesi

İbn Arabî’nin Fusûs’ta zikrettiği şu manadaki sözlerine itiraz edilmiştir:50 “Tenzîh teşbîhsiz, teşbîh de tenzîhsiz olmaz. Marifeti tam olan ârif, marifetullah konusunda aynı anda tenzîhle teşbîhi birleştiren kişidir.”51

İbn Arabî’nin terminolojisinde tenzîh Hakk’ın mutlaklık (ıtlâk), teşbîh ise sınırlılık (takyîd) vechesine işaret etmektedir.  Bu anlamda bunların her ikisi de birbiriyle uyumlu ve birbirlerini tamamlayıcısı durumundadırlar. Bunlardan biri olmadan diğeriyle yetinmek mümkün değildir. Yalnızca tenzîhle yetinmek İlahî Varlığı sınırlandırıp kayıtlandırmaktan başka bir şey değildir. Allah’ı tenzîh eden kimse,   O’nu   bütün   cismani   sıfatlardan   tenzîhle   birlikte   aynı zamanda gayrı maddi varlıklara teşbîh etmiş olmaktadır.
Yalnızca tenzîhe dayanan bir bakış açısı, gerek Kur’ân ve gerekse hadislerde ifade edilmiş olan teşbîh vechesini tümüyle ihmal ettiğinden tek yanlı ve  eksiktir. 
Dolayısıyla  tenzîh,  ancak  teşbîh  ile  birleştirildiğinde insanın Hakk’a karşı takınması gereken doğru ve isabetli bir tutumu olur. 
Bunun  sebebi  de  Hakk’ın  kendisinin  yalnızca  mutlak  bir Münezzeh değil, aynı zamanda kendini âleme izhar eden olduğudur. Bu yönüyle Hak, her şeyin rûhu, yani batınıdır.

Öte yandan Hakk’ın kendisini bütün eşyada izhar etmesi ve (bu anlamda) eşyanın Hakk’ın sayısız sınırlı suretleri olması yönü dikkate  alınarak  yalnızca  teşbîh  vechesi  üzerinde  durulması  da tenzîhte  olduğu  gibi  yine  tek  yanlı  olması  nedeniyle  eksik  ve kusurludur. Hakk’ı yalnızca teşbîh eden kimse, O’nu sırf tenzîh eden gibi  tahdit  ederek  kayıtlandırmış  olduğundan  Hakk’ı  bilemez.   Şu halde izlenecek yegane yol tenzîh ve teşbîhi birleştirmektir. Ancak tenzîh ile teşbîhi aynı anda birleştiren kişi marifetullah konusunda doğru bilgiye sahip olabilir.52
Haddizatında sufîlerin tenzîh ve teşbîhe yükledikleri anlamla, ehl-i şer‘in kelime-i tevhitteki nefiy ve isbata yükledikleri anlamın aynı  olduğunu  vurgulayan  Bâlî  Efendi,  şehadet  kelimesinin  de benzer zıt ilişkileri ifade ettiğini şöyle belirtmektedir:
“Allah hakkında muhal olan nefiy, isbata ulaştırmak için gereklidir. Nasıl ki nefiy isbattan,  isbat  da  nefiyden  ayrı  olmuyorsa  aynı  şekilde  teşbîh tenzîhten tenzîh de teşbîhten ayrı olmaz.  Yine nasıl ki ehl-i şer’e göre Allah  hakkında  ispatı  söylemeksizin  nefiyde  duran  kimse  kafir oluyorsa,  aynı  şekilde  ehullaha  göre  de  tenzîhi  ifade  etmeksizin teşbîhte bulunan kimse kafir olur.  Kelime-i tevhitteki nefyin isbat üzerindeki doğruluğu ne ise, teşbîhin de Allah hakkında doğruluğu böyledir. Araları hiçbir şekilde ayrılmaksızın nefiy ve ispat; tenzîh ve teşbîh aynı anda olmalıdır. Kuds nuruyla aklı aydınlanan kimselere göre, Allah hakkında teşbîhin varlığını kabul etmek aykırı bir durum değildir.   Teşbîhin  tenzîhe  olan  uzaklığı,  kelime-i  tevhitteki  nefyin isbattan uzaklığından farklı değildir. (….) Böylece teşbîhle tenzîhi bir araya getirmemenin küfrü gerektirdiği ortaya çıkmış oldu.
Ehlullah aynı  anda  teşbîh  ve  tenzîhte  bulunmaktadır.  Bu  ise  tevhidin kemâlidir. Aslında her iki taife arasında muhalefet yoktur.”53


8. İbadet Edilen Her Şeyde (Mabud) Hakk’ın Bir Vechinin Bulunması


Şeyhin Nuh’un (as) kavmi hakkında “Onlar putlarına tapmaktan  vazgeçselerdi,  vazgeçtikleri  oranda  Hakk’ı  bilememiş  olurlardı. Zira ibadet edilen her mabudda Hakk’ın bir vechi vardır (ki o şeye bundan dolayı ibadet edilir).”54  sözüne itiraz edilmiştir.

İbn Arabî’ye göre ilahî Zât’ın insanın kalbine çeşitli suretlerde tecellî etmesi sonucunda kalpte tahayyül kuvvetiyle bir “ilah” fikri oluşur.  Bu nedenle Allah hakkında herkesin kendi tasavvuruna uyan sübjektif  bir  tanrı  telakkisi  vardır.   Oysa  “Allah’ı  hakkıyla  takdir edemediler” (En‘âm, 6/91) ayetinde belirtildiği gibi hiç kimse Allah’a hakîki şekliyle ibadet edemez;  O’na yapılan her ibadet sadece ibadet eden kimsenin kendi düşüncesinde tasavvur ettiği ilah içindir.  Zira Allah kendisine izafe edilen vasıflardan tecerrüdü bakımından, varlık nesnelerinde idrak ve ihata edilemeyen, tavsîf olunamayan, kendisinden hiçbir şey hariç kalmayan, Zât’ı ve sıfatları itibariyle tek olan, ilim ve müşahede bakımından kuşatılamayan, bütün sûretlerden münezzeh, cisim ve cismanî olmayan, künhüyle bilinemeyen ve kavranması  mümkün olmayandır.  Bununla birlikte  her ne kadar Hak her türlü itikadın verâsında ise de Allah hakkında ilahî tecellîyi anlamaya  dayanan  her  inanç  doğrudur;  her  inanç  sahibi  kendi itikadında  haklıdır.  Çünkü  o  sadece  kalbinde  Rabb’î  hakkında bulduğu/düşündüğü/zannettiği surete itikat etmektedir. 55
Dolayısıyla  -Bâlî  Efendi’ye  göre  de-  müşriklerin  putlara  ibadet etmelerinin nedeni, Allah’a yaklaşmanın ancak onlara ibadet etmekle gerçekleşebileceğini düşünmeleridir. Bu yüzden “Onlara sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” (Zümer, 39/3) derler.  Gerek  Hz.  Nuh’un  gerekse  Hz.  Peygamber’in  davetini  de  kendi düşüncelerine göre Hak hususunda cehaletten kaçınmak için kabul etmemişler; diğer bir ifadeyle daveti kabul ettiklerinde Hak’tan cahil kalacaklarından korkmuşlardır.56

Öte yandan “Ve Rabb’iniz ancak O’na kulluk etmenizi kesin bir şekilde emretti.” (İsra 17/23) âyetinin işaret ettiği ilahî kaza gereği her mahluk istesin ya da istemesin, bilsin ya da bilmesin ancak Allah’a veya daha belirgin söylersek Allah’ın hepsi aynı Müsemmâ’ya delâlet eden sayısız isimlerinden bir isme ibadet etmektedir.   İbadetin şekli ve dolaysız nesnesi ne olursa olsun bu asla değişmez, istisnasız bütün mahlukun yegane  mabudu Allah’tır.  Ancak  burada  dikkat edilmesi gereken husus, her abidin ibadetinin yegane gayesi Allah olsa da müşriklerin hatası Allah’ın onlar için “teşrî etmemiş” olduğu bir  ibadet  şekliyle  ibadet  etmeleridir.57   Bu  nedenle  Bâlî  Efendi, yaptıkları  ibadetin  Allah  katında  muazzez  ve  mükerrem  olmadığı kanaatindedir. 58


9. Firavun’un İmanı Meselesi

İbn Arabî’nin Musa Fass’ında Firavun’un imanıyla ilgili aşağıdaki  sözlerine  itiraz  edilmiştir: 
“(Hz.  Asiye)  Musa  hakkında Firavun’a ‘Muhakkak ki, o benim ve senin için göz nurudur’ (Kasas,28/9) dediğinde, bizim söylediğimiz gibi onun için hâsıl olan kemâl ile gözü nurlandı. Musa (as) boğulma esnasında Firavun’a verilen iman ile onun için göz nuru oldu.  Böylece Allah Firavun’un ruhunu tâhir ve mutahhar  olarak kabzeyledi;  ve  (ruhunun  kabzedilmesi  esnasında) kirden (şirkten) hiçbir şey kalmadı.  Zira Allah  onun ruhunu, hiçbir günah  işlemeden evvel  imanlı  olarak  kabzetti.  Ve  Firavu’u  dilediği kimseye kendi inayeti için bir ayet kıldı.  Öyle ki bunu görerek hiç kimse O’nun rahmetinden ümit kesmesin.  Çünkü kafirlerden başkası O’nun rahmetinden ümit kesmez.  Şayet Firavun (Allah’ın) rahmetinden ümit  kesenlerden  olsaydı  iman  etmeye  yeltenmezdi.  (Öte  yandan) karîne-i   hâl   göstermektedir   ki,   Firavun   öleceğini   yakîn   olarak bilmiyordu.” 59

Başta Câmî, Kâşânî, Kayserî, Bosnevî ve Nablusî olmak üzere şârihlerin çoğu, şeyhin konuyla ilgili gerek Fütuhât gerekse Fusûs’taki  görüşlerinden  hareketle  “Firavun’un  imanının  geçerli olduğu” hükmüne varmış, ehl-i zahirin aksi yönde ileri sürdükleri delillerin onun imanıyla ters düşmeyecek şekilde tevil edilebileceğini söylemiştir. 
Onlara göre, Şeyh-i Ekber vâris-i kâmildir. İşleri olduğu gibi  müşahede  eder  ve  bilir.  Eserlerinde  ortaya  koyduğu  ilim  ve sırlar, Muhammedî işaretle gerçekleşmiştir.

Şeyhin durup dururken “ilahlık” iddiasıyla itham edilmiş  olan Firavun’un  imanına kendiliğinden şehadet etmesi mümkün değildir. Ayrıca şeyhin konuyla ilgili sözleri Hakk’ın rahmetinin genişliğine işaret etmektedir. Onun görüşlerine  karşı  çıkanlar  ise,  her  şeyi  kuşatan  ilahî  rahmeti daraltmaya çalışmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar.60 

Nitekim İbn Arabî Fütuhât’ın 198. babında şöyle demektedir: Muhakkak Allah Firavun’un imanını kabul etti. “Şimdi iman mı ediyorsun, daha önce isyan etmiştin” (Yunus, 10/91) âyeti onun imanının ihlasına delildir.
Eğer imanında  ihlaslı olmasaydı, Allah   onun  hakkında “a‘râb/bedevîlerle” ilgili buyurduğu gibi “Bedevîler iman ettik dediler. De ki siz iman etmediniz, lakin İslam olduk, size inkıyat ettik deyiniz.  Zira iman henüz kalplerinize girmiş değildir.” (Hucurât 49/14) derdi.  Allah muhakkak Firavun’un imanına şehadet eyledi.  Halbuki cevaz olmadıkça  Allah  hiç  kimsenin  tevhidinde  doğruluğuna  şehadet eylemez.  Şu halde Allah onu temiz olduğu halde kabzeyledi.  Ve bir kafir  müslüman  olduğu  vakit  onun  üzerine  gusül  vacip  olur. Firavun’un denizde boğulması onun için gusüldür.  Allah Te‘âlâ’nın onu bu hâlde öldürmesi, onun ahret ve dünya azabından kurtuluşudur. Ve bunu haşyet sahipleri için ibret kıldı. Ve onun imanı can verirken ölen bir kimsenin imanına benzemedi. Çünkü can verirken ölen kimse öleceğinden yüzde yüz emindir.  Halbuki bu durum burada söz konusu değildir. Zira Firavun denizi müminler için  kuru  bir  yol  hâline  geldiğini  görünce  -ki  bu  onların  imanı sebebiyle  idi-  öleceğine  kani  olmadı  ve  belki  yaşayacağını  ve  bu yoldan geçeceğini düşündü. (…)  Ve Firavun kafir olarak ölenlerden değildir. İmdi onun işi Allah’a kalmıştır.

Diğer şârihlerden farklı olarak Bâlî Efendi, Firavun’un imanı konusunda kesin bir hüküm vermeyerek onun mümin veya kafir olarak öldüğüne açıkça delalet eden bir nassın bulunmadığını ileri sürmüştür. 
Bâlî’nin,  şeyhin  konuyla  ilgili  görüşlerini  tek  tek  ele alarak  kendi  düşüncesi  çerçevesinde  yorumladığını  görmekteyiz. 
Örneğin İbn Arabî’nin “Allah Firavun’un ruhunu tâhir ve mutahhar olarak kabzetti” sözü, her ne kadar imanının varlığı hakkında bir nas olsa  da  imanının  sıhhati  açısından  delil  değildir.  Ayrıca  imanın makbul  olması  için  ne  zaman  yapıldığı  da  önemlidir.  Yine  “Eğer Firavun Allah’ın rahmetinden ümit kesenlerden olsaydı iman etmeye yeltenmezdi”  ifadesi,  Firavun’un  iman  etmeye  yeltendiği,  Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyip O’na yöneldiğini gösterse de bu yönelişi vaktinde olmadığı diğer bir ifadeyle yeis halinde olduğu için imanı geçersizdir. “Nitekim güneş batıdan doğduğu zaman insanların hepsi iman  ederler.  Bu  iman  insanların  Hakk’ın  rahmetinden  ümit kesmemeleri nedeniyledir. Fakat Allah’a yönelmeleri ve iman etmeleri vaktinde olmadığı için kafirdirler. Aynı şekilde Firavun’un imanı da yeis  halinde  iken  ilahî  haberlerde  bildirilen  vaad  ve  vaîd  ortaya çıkması  üzerine  isteği  dışında  mecburen  olmuştur;  dolayısıyla Firavun da kafirdir.”61  Öte yandan karîne-i hâlin Firavun’un imanının  yeis  halinde  olmadığını,  yani  onun  öleceğine  dair  kesin  bir bilgisinin  bulunmadığını;  zira  inananların  Hz.  Musa’nın  asasıyla denizde  açtığı  yoldan  geçtiğini  görünce  kendisinin  de  geçeceğini düşündüğü  şeklindeki  yaklaşım  da  delil  değildir.   “Firavun’un  bu saatteki imanı, helak olmaktan kurtulmak ve kurtulduktan sonra da ilahlık davası için kendisine pay çıkarmak içindi.  Allah onun bu niyetini bildiğinden imanını kabul  etmedi. Nitekim Firavun, sihirbazların   iman   ettiklerinde   helak   olmaktan   kurtulduklarını görmüştü.  Bu nedenle sadece diliyle ikrar etmesinin onu helaktan kurtaracağını zannetti; ancak kendisine dünya ve âhirette faydası olmayan şeyi yaptı.”62

Bâlî  Efendi’ye  göre  zikredilen  deliller,  İbn  Arabî  açısından Firavun’un imanı hususunda nas değildir. Aynı şekilde zahir ehlinin zannettiği gibi ahirette şakîlerden olacağına dair de delil değildir.  Dolayısıyla  şeyh,  Firavun’un  saadeti  veya  şekaveti  konusunda Kur’an-ı Kerîm ve hadislerden her hangi bir nas ileri sürmediğinden bu mesele hakkında hüküm veremeyip kararsız kalmıştır (tevakkuf). 
Zira şeyhin “Firavun’un durumuyla ilgili hüküm Allah’a kalmıştır.” sözü de bunu teyit etmektedir.63 
Şu halde icmaya ters düşecek her hangi bir hüküm vermeyen şeyhin sözlerinin hatalı yorumlanmasının sebebi nedir?
Bâlî Efendi bu sorunun cevabını şârihlerin yetersiz oluşuyla  açıklamaktadır:  “Firavun’un  imanının  sahih  olduğunu kabul etmek icmaya muhalefettir. Bırakın bu kâmil zâtı, akıldan biraz nasibi olanlar bile böyle bir iddiada bulunmazlar. Bir hususta tevakkuf etmek, yani hüküm vermemek, genel anlamıyla söz konusu mesele  hakkında  icması  bulunan  cemaatin  yanında  yer  almak demektir. (…) İnsanların bu konu nedeniyle şeyhe söyledikleri şeyler iftiradır.  
Belki de  onların böyle yanlış düşünmeleri, şeyhin ruhaniyetiyle  bağ  kuramayan  şârihlerin  sözlerinden  kaynaklanmıştır. 

Söz  konusu  şârihler,  soyut  şeylerle  münasebetleri  olmadığından şeyhin sözünü, onun kastettiği anlamın dışında yorumlamışlardır.  Ve  onların  yanıldıkları nokta şeyhin  Firavun hakkında “Allah   onun   ruhunu   tâhir   ve   mutahhar   olarak   kabzetmiştir” sözüdür.   Örneğin   Davud   Kayserî   bu   sözü   şöyle   açıklamıştır: “İnsanların  can  verme  anında  müşahede  ettikleri  âhiret  ahvali Firavun’a görünmeden önce o İsrailoğulları’nın denizdeki bir yoldan geçtiklerini açık bir şekilde görmüştü. Onun söz konusu durumu, (yani  yeis  halinde  olmaması)  imanını  sahih  ve  geçerli  kılmıştır. Çünkü Firavun’un bu şekildeki imanı gaybe imandır.”64  Dolayısıyla Kayserî’nin   konuyla  ilgili   düşüncesi   doğru   değildir.  Zira   eğer Firavun’un imanı sahih ve geçerli olsaydı, şeyh sözünün sonunda kesinlikle tevakkuf etmezdi. Ancak o tevakkuf etmiştir. Tevakkufu hususunda  icmaı  da  delil  yapmıştır.  Nitekim  şeyh,  “Kur’an’ın zahirinde  olan  budur.”  demiş,  ancak  bu  konuda  nas  olduğunu söylememiştir. Halkın çoğunluğuna göre Firavun şakî olduğundan şeyh “Bu hususta durum Allah’a kalmıştır.” demiştir. İbn Arabî’nin bu  sözü  Firavun’un  imanının  sıhhatini  değil  cevazını  gösterir (imanının  makbul  olduğunu  değil,  makbul  olmasının  mümkün olabilirliğini gösterir). Yani “Allah’ın onun ruhunu tahir ve mutahhar olarak kabzetmiş olması mümkündür.” demektir. (….) 
Şeyhin Firavun’un  imanı  konusunda  zikretmiş  olduğu  delillerin  hepsi açıklamaya  ihtiyaç  duyulan  mücmel  ifadelerdir.  Onun  “Bundan sonra biz diyoruz ki bu hususta iş Allah’a aittir.” sözü de mücmel olanın açıklamasıdır. İbn Arabî’nin söz konusu açıklamasının, önceki cümlelerle bir olması veya ayrı olması da mümkündür.  Kayserî gibi şârihler kastedileni bilemedi ve bu nedenle hata yaptılar. Onların hatasından dolayı da bazı insanlar hatta zamanımızdaki sufilerin bir çoğu hataya düştü. Firavun’un imanı konusundaki sözler aralarında yayıldı ve şöhret buldu.  Onlar da şeyhin Firavun’u ehl-i İslam’dan kabul ettiğini zannettiler.65  Halbuki şeyhin Firavun’la ilgili düşüncesi, onların zannettiklerinden uzaktır.”66

 

 

Sonuç

Gerek varlıkların zuhûrunda isim ve sıfatların rolü, nübüvvet- velayet ilişkisi, tenzîh-teşbîh meselesi ve gerekse cehennem ehlinin durumu ve Firavun’un imanı gibi en fazla eleştirilen konularda bile Bâlî Efendi’ye göre İbn Arabî’nin ehl-i sünnet inancına ters düşen her hangi bir görüşü yoktur. 
Ona yöneltilen itirazların temelinde ise başlıca şu üç husus bulunmaktadır:
a.Bazı âlimlerin yahut mutasavvıfların İbn Arabî’nin görüşlerini iyi anlayamamaları: Bunun sebepleri arasında yorumların, bizzat şeyhin eserlerinden yararlanmak yerine  genellikle zihinlerde  kalan  veya  kulaktan  duyma  ifadeler  üzerine  yapılmış olmasıdır. Ayrıca taassup, haset, cehâlet, meşrep farklılığı ve yanlış okumalar da sebepler arasında sayılabilir.
“Bilinmelidir ki, Fusûsu’l- Hikem’in nizam ve tertibi şöyledir ki, oradaki bazı sözler, diğerlerini şerh  eder  ve  kastedilen  manayı  açıklar  (Fusûs’un  şerhi  kendi içindedir).  Bir  sözden  neyin  kastedildiği  başka  bir  söz  olmadan anlaşılamayabilir.  Dolayısıyla  bazı  kimseler,  Fusûs’un  tamamını kavrayamadıklarından orada yer alan sözler arasındaki bu düzeni bilememekte ve bununla birlikte bu konularda mülahazalarda da bulunmaktadırlar. Şeyhin sözlerinin sadece bir kısmına baktıkları için  diğerleri  onlara  kapalı  kalmıştır. 

Çivizâde  de  anlayamadığı meseleleri  çıkararak  bir  risale  yazmış  ve  bu  risalesinde  Fusûs sahibini tekfir etmiştir. Aslında o böyle söyleyerek kendisini tekfir etmiş olmaktadır.  Her yönden bizden daha bilgili ve daha muttakî olan birisi hakkında küfürle hükmetmekten Allah’a sığınırız .  (…) 
Bu zât,  İbn Arabî’nin  sözlerinin şerî itikada muhalif olduğunu zannederek onu küfürle itham etmiştir.
Çivizâde’nin bu tarz sözleri, ehlullaha olan kızgınlığından kaynaklandığı için yanlıştır. Şaşkınlığından ne konuştuğunu bilmemektedir.”67

b.  Çivizâde  gibi  bazı  kişilerin  bâtınî  meseleleri  kavrama konusunda istidatlarının bulunmamasının yanı sıra şeyhin fikirlerini kuru bir inatla reddetmeleri: 
“Bilmelisin ki, Kur’ânî hakikatler ve rabbanî  sırların  açıklamalarıyla  ilgili ehlullahın  sözlerinin  bazıları muhkem, bazıları da müteşâbihtir. Hikmete binaen onların adetleri ve yolları budur. Bu hikmeti bilenler, ehlullahın ilimdeki derecelerini ve  kıymetlerini bilirler. İnsaf ehli âlimler, onların muhkem sözlerindeki  değerlerini  bildiklerinden  haklarında  hüsn-i  zanda  bulunurlar. Eğer tevil bilen âlimlerden iseler müteşabih sözlerini tevil ederler.
Şayet tevil edemiyorlarsa benzeri durumlarda olduğu gibi işi Allah’a havale ederler. Bununla birlikte insaf ehli olmayan âlimler ise ehlullahın müteşâbih sözlerinden hareketle haklarında sû-i zanda bulunurlar. Biz sû-i zanda bulunmaktan Allah’a sığınırız. Söylediklerimizi anladığına göre şunu da bilmelisin ki, Çivizade’nin şeyhin sözlerine olan itirazları, gerçeği ve doğruyu ortaya çıkarma arzusunu değil onun bâtıl garazlarını göstermektedir. Bu amaçta olan birisinin fetva makamında   oturması doğru değildir. Zira fetva kişinin onurunun  göstergesidir.  Böyle  bir  makamda  olmayı  hak  etmediğinden ve şeyhe olan iftirası nedeniyle Allah onu bu yüce ve değerli makamdan uzaklaştırarak zelil etmiştir.”68

c. Şârihlerin hatalı yorumları. Bâlî Efendi’ye göre bunlar içinde en vahim olanı üçüncüsü yani şârihlerin yaptıkları hatalı yorumlardır. Zira  eleştirilerin hareket noktası, İbn Arabî’nin eserlerinden ziyade onlarla ilgili yorumlardır. Bu nedenle Bâlî Efendi gerektiğinde  şârihleri  eleştirmekten  çekinmemiş,  örneğin  Fusûs şârihleri  arasında  önemli  bir  yeri  olan  Davud  Kayserî’yi  bile Firavun’un imanı konusunda hatalı ve yetersiz bulmuştur:

“İnsanların Firavun’un imanı nedeniyle şeyhe söyledikleri şeyler iftiradır. Belki de onların böyle yanlış düşünmeleri, şeyhin ruhaniyetiyle bağ kuramayan  şârihlerin  sözlerinden  kaynaklanmıştır.  Söz  konusu şârihler, soyut şeylerle münasebetleri olmadığından şeyhin sözünü, onun kastettiği anlamın dışında yorumlamışlardır. Ve onların yanıldıkları nokta şeyhin Firavun hakkında “Allah onun ruhunu tâhir ve mutahhar olarak kabzetmiştir” sözüdür. Örneğin Davud Kayserî bu sözü  şöyle  açıklamıştır:  “İnsanların  can  verme  anında  müşahede ettikleri âhiret ahvali Firavun’a görünmeden önce o İsrailoğulları’nın denizdeki bir yoldan geçtiklerini açık bir şekilde görmüştü.  Onun bu durumu,  (yani  yeis  halinde  olmaması)  imanını  sahih  ve  geçerli kılmıştır. Çünkü  Firavun’un  bu  şekildeki  imanı  gaybe  imandır.” Kayserî’nin bu düşüncesi doğru değildir. (…) Kayserî gibi şârihler kastedileni bilemedi ve bu nedenle hata yaptılar. Onların hatasından dolayı da bazı insanlar hatta zamanımızdaki sûfilerin birçoğu hataya düştü.”69

Şerî  hususlarda itidal sahibi   olunması gerekirken şeyhülislamlık  gibi  önemli  bir  makamda  bulunan  birisinin  şeyhi tekfirle  itham  etmesinin  ne  denli  büyük  bir  hata  olduğunu  dile getiren Bâlî Efendi sözlerini şöyle tamamlamaktadır: 
 “Sonra Çivizâde risalesinin  sonunda Şeyh Bedreddin, şeyhü’l-muhaddisin ve imâmu’ş-Şâfiiyye ve’l-kadı Sadeddin gibi Fusûs’u reddeden âlimlerin bulunduğunu söylemektedir.  Biz de diyoruz ki, ehlullahın sözünü anlama konusunda kimseyi taklit etmeyiz. Söylediğimizin doğruluğu hususundaki senedimiz, İmam Fahreddin Razî, Kadı Beyzavî, Molla Fenarî,  Mevlanâ  Arab,  İbnü’l-Hatîb,  İbnü’l-Efdâl,  Ali  Çelebi,  İbn Kemal  Paşa,  özellikle  zamanımızın  şerîat  ve  tarikat  kutbu  İbn Bahâeddin 70  ve önde gelen diğer âlimlerdir. Gerek bu âlimlerden ve gerekse  Devletin  kuruluşundan  Sultan  Süleyman  Han  dönemine
kadar Osmanlı topraklarında yaşayan diğer müftülerin hiç birinden şeyhin akidesinin sıhhati hususunda fetva duyulmasa bile tekfir de duyulmamıştır. 
Bu risalenin sahibi ise iki yönden kendine zulmetmektedir.  Manen fetva verme derecesinden düşmüş ve farkına varmaksızın zahire takılıp kalmıştır. Kendisine zulmettiği yönlerden birincisi, ölmüş bir kişinin küfrünü beyan etmektir ki, bu durumda küfürle ilgili hükümler ölen kimsede uygulanamayacağından şeriat açısından uygun değildir. -Haddizatında Çivizâde’nin amacı fetvanın şerî ahkâmın uygulanması da değildir- Dolayısıyla şeyh gibi vefat etmiş zâtları tekfir etmekle fetvası zayi olmuştur; ve yaptığı abesle iştigaldir. Ayrıca risale sahibi bu nedenle sorumlu tutulabilir yahut ölü  bir  kimseye  sövmesi  nedeniyle  onun  hakkı  üzerine  geçebilir.

İkincisi,  tekfir  konusunda  aşırıya  gitmiştir.  Öyle  ki  bu  tutumu normal olmaktan çıkmış onu sövmeye ve  düşmanlığa kadar götürmüş ve sözünün fayda etmemesine neden olmuştur.  Çünkü risalesindeki sözlerinin tekfir şeklinde yorumlanması, bırakın kemal sahibi olmayı  ilimden az  bir  nasibi  olan  her hangi  biri için  bile kolaydır.  Belki  de  Çivizâde  halk  nazarından  kendini  ön  plana çıkarmak   ve   âlimler   arasında   sivrilmek   için   bunu   yapmıştır.  Söylediklerimiz söz konusu risaleye bakan kişiye gizli değildir. Böyle bir  tekfir,  fetvanın  itibarını  zedelemektedir.  Biz  müftülerin  bir kimseyi küfürle itham edecekleri zaman, küfrün itham eden kimseye dönmesinden çekindikleri,fetvanın hakkını verebilme  endişesi taşıdıkları ve Allah’a karşı edepli oldukları için “kâfirdir yerine küfre düşmüş olmasından korkulur”  dediklerini duyduk.
Şeyhin fikirleri gibi benzer konularda fetva verilecekse, ehli olmayanın bu fikirleri okumaktan engellenmesinin dışında fetva verilmesi uygun değildir. Nitekim  Fusûs  sahibi,  “Her  kim  benim  ve  bilhassa  ehlullahın kitaplarını,  layık  olmadığı  halde  mütalaa  ederse  zındık  olur.” demiştir.
Şu halde Risâle sahibinin yaptıklarından vazgeçmesi ve bu taife hakkında söylediklerinden istiğfar etmesi gerekir. Senin yapman gereken  ise  şerî  hususlarda  itidalden  ayrılmamandır.  Zira  şerîat itidal üzere vazolunmuştur; ondan bir şey eksiltmek yanlış olduğu gibi ilave etmek de hatadır.”  71

 


Dipnotlar :

1 İbn Arabî ve kitaplarına yönelik reddiye ve müdafa amacıyla kaleme alınmış
eser ve fetvalarla ilgili geniş bilgi için bkz., Osman Yahya, Müellefâtü İbn Arabî Târîhuhâ ve Tasnîfuhâ, Kahire 1992; Kılıç, Mahmut Erol, “Fusûsu’l-Hikem”, DİA, c. XIII, s. 230-237; “el-Fütühâtü’l-Mekkiyye”, DİA, c. XIII, s. 251-258; Gürer, Dilaver, “Fusûsu’l-Hikem”, Tasavvuf Dergisi, sy. 13 (Temmuz-Aralık
2004), s. 395-441.

2 Menteşe vilayetinde yetişen müderris ve hattat Çivi İlyas Efendi’nin oğlu olan Çivizâde  Muhyiddin  Mehmed  Efendi,  Tacizâde  Sâdî  Çelebi,  Fenârîzâde Muhyiddin Efendi ve Kara Bâlî Efendi gibi âlimlerden ders almıştır. İcazetinin ardından Edirne’de Beylerbeyi ve Üç Şerefeli Medrese, Bursa’da Ahmet Paşa ve  Ferhâdiye  medreseleri,  Çorlu  Medresesi,  İstanbul’da  Mahmud  Paşa  ve Sahn-ı Seman medreselerinde müderrislik yapmıştır. Müderrisliğinin yanı sıra kadılık görevlerinde de bulunan Çivizâde, Mısır kadılığının ardından 1537’de Anadolu kazaskerliğine getirildi.  Sâdî Çelebi’nin ölümü üzerine 1539 tarihinde de şeyhülislam oldu. Üç yıl dokuz ay bu görevde kaldıktan sonra 1542’de 200
akçe  emekli  maaşıyla  azledildi.  Şeyhülislamlık  makamından  azledilmezlik prensibi  ilk  defa  Çivizâde’nin  azliyle  bozulmuştur.  Kefevî,  Çivizâde’nin dürüstlüğü, ilmi yeterliliğinden bahsettikten sonra bazı konularda çok sert bir tutum takındığını ve alışılagelenin dışında fetvalar verdiğini, azlinin de bu yüzden olduğunu belirtir. Özellikle başta İbn Arabî ve Mevlânâ olmak üzere tasavvufun  en  tanınmış  şahsiyetlerini  aşırı  tenkit  etmesi  ve  bazı  dini hükümlerdeki  sert  muhalefeti  tartışmalara  yol  açmış  ve  başta  Ebüssuûd Efendi  ve  Kemalpaşazâde  olmak  üzere  bir  çok  âlimle  fikir  ayrılığına düşmüştür.  Azledildikten  sonra  ikinci  defa  Sahn-ı  Seman  müderrisliği  ve ardından  Rumeli  kazaskerliğine  getirilen  Çivizâde  bu  görevdeyken  vefat etmiştir.  Kabri  Eyüp  Sultan  Türbesi  civarındadır.  Bkz.,  İşpirli,  Mehmet, “Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi”, DİA, c. VIII, s. 348-349.
3 Çivizâde’nin  özellikle  tartışmalara  sebep  olan  fetvaları  Mecmûatü’l-Fetavâ (veya Fetavâ) adlı eserde toplanmıştır. Pek çok yazma nüshası bulunan eser için bkz., Süleymaniye Ktp., Kılıç Ali Paşa, nr. 496; Esad Efendi, nr. 958; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 399; Kütahya Vahid Paşa, nr. 230.
4 Bugünkü  Makedonya  sınırları  içindeki  Usturumca’da  doğan  Bâlî  Efendi,
tahsilini Sofya ve İstanbul’da tamamlamıştır. Daha sonra Halvetî şeyhlerinden Kasım Çelebi’ye intisap etmiştir. Kânûnî’nin bazı seferlerine katılarak orduya manevi destek vermiştir. Sofya yakınlarında Sahiliye’de vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Sonraki yıllarda Abdülaziz b Kadı Abdurrahman tarafından aynı yerde  adına cami, türbe  ve  zaviye inşa edilmiştir. Günümüze kadar ulaşan türbesi ziyarete açık olmakla birlikte zaviyesi yıkılarak yerine kilise yapılmıştır. Kurd Muhammed Efendi ile Vahdet-i Vücûd adlı eserin müellifi Nureddinzâde  Mustafa  Muslihuddin  Efendi  en  meşhur  müridlerindendir. Sofyalı Bâlî Efendi hem zahirî ilimler hem de tasavvufî meseleler hakkında eser vermiştir. Bkz., Kara, Mustafa, “Bâlî Efendi, Sofyalı”, DİA, c. V, s. 20-21.
5 Süleymaniye Ktp., Pertev Paşa, nr. 621, vr. 36a-38a.

6 İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, (thk. Ebu’l-Alâ Afîfî), Beyrut 1980, s. 50.
7 Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, İstanbul 1309, s. 22; Müşkilâtü’l-Fusûs, vr.
36a. Şârihler metinde zikredilen insanın, insan-ı kamil olduğuna özellikle vurgu  yapmışlardır.  Örneğin  bkz.,  Sadreddin  Konevî,  Kitâb-ı  Fukûk,  (tsh. Muhammed Hocevî)  Tahran  ts.,  s.  93-94;  Davud  Kayserî,  Şerhu  Fusûsi’l- Hikem,  (nşr.  Seyyid  Celaleddin  Aştiyanî)  Tahran  1383,  s.  351;  Abdullah Bosnevî, Tecelliyâtü Arâisi’n-Nusûs, İstanbul 1290, s. 114.
8 Nakş el-Fusûs Şerhi’nde (hz. İlhan Kutluer, İstanbul 1995, s. 19-20) İsmail
Ankaravî insanın niçin halife olarak seçildiğini şöyle açıklamaktadır: “Evet, Allah mutlak kudret sahibidir, ama onun güçsüz kullarının, halifenin (insan-ı kâmilin) yol göstericiliği olmaksızın gizli sırlara ve Hakk’ın mülkünün bilgisine ulaşmaya güçleri yetmez. Bunun için Allah onlar vasıtasıyla ilahî marifete ve yüce sırlara erişmeye güç yetirsinler diye yaratıklarıyla kendi arasında nebî ve velîleri halife tayin etti.”
9 Fusûsu’l-Hikem, s. 49; Fütühât-ı Mekkiyye, Beyrut (ts), c. III, s. 186-187; Afîfî,
Ebu’l-Alâ, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar (trc. E. Demirli), İstanbul
2000,  s. 59.
10    Abdurrahman Câmî’ye  göre nazardan kastedilen Hak’tan muhlukatına gelen feyizdir. Bkz., Şerhu’l-Câmî ‘alâ Fusûsi’l-Hikem, (tsh, Asım İbrahim el-Keyyâlî), Beyrut 2004, s. 58.

11    Bâlî  Efendi,  burada  Allah’ın  rahmetinden  ümit  kesmemeleri  hususunda
günahkarlar  için  bir  müjde  olduğuna  işaret  etmiştir.  Çünkü  Hakk’ın mahlukatına bakışı varlık nazarı değil rahmet ve şefkat nazarıdır. Şayet varlık nazarı  olsaydı,  İbnü’l-Arabî,  “rahimehum/onlara  merhamet  etti”  kelimesi yerine “evcedehum/onları yarattı” demesi gerekirdi. Bâlî’nin varlık nazarından kastı, şehadet âlemine çıkmamış olup ezelî ilminde var olanlara nazardır. Bkz., Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 22. Ayrıca konuyla ilgi bkz., Kayserî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 347-352; Camî, Şerhu’l-Câmî ‘alâ Fusûsi’l-Hikem, s. 56-58; Bosnevî, Tecelliyâtü Arâisi’n-Nusûs, c. I, s. 113-115; Konuk, A. Avni, Fusûsu’l- Hikem  Tercüme  Ve  Şerhi,  (hz.  Mustafa  Tahralı,  Selçuk  Eraydın),  İstanbul
1994, c. I, s. 128-130.
12    Şeyh Bâlî, İbnü’l-Arabî’nin Fütuhât’ta (c. II, s. 459) “Rahman’ın Nefesi”yle ilgili şu açıklamasına atıf yapıyor gibidir: “Rahman’ın Nefesi, tıpkı insan nefesinin harflere varlık verdiği gibi, mümkün şeylerin suretlerine vücûd bahşeder. O halde, âlem bu Nefes’ten dolayı Allah’ın kelimeleridir.”
13    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikme, s. 23; ayrıca bkz., Kayserî, Şerhu Fusûsi’l- Hikem, s. 353-355; Bosnevî, Tecelliyâtü Arâisi’n-Nusûs, c. I, s. 115-116.
14    Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi, c. I, s. 132-133.
15    Fusûsu’l-Hikem, s. 53.
16    Örneğin Çivizâde’nin itirazı için bkz., Bâlî Efendi, Müşkilâtü’l-Fusûs, vr. 36b.
17    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsu’l-Hikem, s. 31.
18    İsmail Fennî Ertuğrul, Vahdet-i Vücûd Ve  İbn Arabî, (haz. Mustafa Kara), İstanbul 1997, s. 176-177.
19    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsu’l-Hikem, s. 31. Aynı şekilde Bâlî Efendi konuyla
ilgili  düşüncesini  Çivizâde’ye  cevap  mahiyetinde  yazdığı  risâlesinde  de vurgulamıştır:  “Hakk’ın  Zât’ı,  bütün  sıfat  ve  fiilleriyle  Zât’ına  ters  düşen şeylerden  münezzehtir.  Hak  yaratılmışların  sıfatlarıyla  muttasıf  değildir. Aksine  muhdesâtın   sıfatlarının  yaratılmasına  kaynaklık  eden  sıfatlarla muttasıftır.” Bkz., Müşkilâtü’l-Fusûs, vr. 36b.
20    “Muhdesin kendi zâtında vücûdu yoktur. Ve onu hâdis kılan bir muhdise
ihtiyacı sabittir. Binaenaleyh mudesin vücûdu, kendi vücûdunun gayri olan vâcibü’l-vücûddan husule gelmiştir. Zira vâcibu’l-vücûdun vücûdu latîf ve hâdisin vücûdu ise kesiftir. Ve latîf kesîfin gayridir. Fakat latîften olan kesîfin vücûdu min-haysü’z-zât o latîfin aynıdır. İmdi vâcibü’l-vücûd, hâdise vücûd ifâza etmese yani mertebe-i letâfetten mertebe-i kesâfete tenezzül edip hudûs sıfatını  o  mertebede  iktibas  etmese,  hariçte  ism-i  Zâhir’in  ahkamı  zuhur etmez idi. Mademki hâdisin vücûdu, vâcibü’l-vücûdun vücûdudur, şu halde bu mertebe-i kesâfette zâhir olan mekr, istihzâ, ezâ, hastalık ve açlık gibi sıfat-ı muhdesâtın dahi min-haysü’t-taayyün ona izâfesi der-kârdır. Zira bu sıfat   muktezâ-yı   kesâfettir.   Velakin   Hak,   min-haysü’z-Zât   bu   sıfattan münezzehtir. Zira icâbât-ı kesâfetin letâfetle asla münasebeti yoktur.” Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi, c. I, s. 154. Ayrıca bkz., Kayserî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 389; Câmî, Şerhu’l-Câmî ‘alâ Fusûsi’l-Hikem, s. 70; Bosnevî, Tecelliyâtü Arâisi’n-Nusûs , c. I, s. 143.
21    Bkz.,  Abdülkerim  Cîlî,  Şerhu  Müşkilâti’l-Futûhâti’l-Mekkiyye,  (thk.  Yusuf
Zeydan),   Kuveyt   1992,   s.   199-200;   el-Kemâlâtü’l-İlahiyye   Fî’s-Sıfati’l- Muhammediyye, (thk. Said Abdülfettâh), Kahire 1997, s. 205.
22    Fusûsu’l-Hikem, s. 62.
23    “599 yılında Mekke’de idim. Rüyamda Kâbe’nin altın ve gümüş tuğlalardan
oluştuğunu gördüm. İnşası bitmiş, her yanı tamamlanmıştı. Ona baktım ve güzelliğine hayran kaldım. Ama Yemen ve Şam rükünleri arasındaki köşeye doğru döndüğümde gördüm ki daha ziyade Şam rüknüne yakın olan bir yerde, duvardaki iki tuğla sırasında birer tuğla eksikti. Üstteki tuğla sırasında altın bir tuğlanın, alttakindeyse gümüş bir tuğlanın yeri boştu. Sonra benim bu  iki  tuğlanın  yerini  doldurduğumu  gördüm.  Ben  o  iki  tuğlaydım.  Bu tuğlalarla  duvar  bitmiş  ve  Kâbe  tamamlanmıştı.  Ayaktaydım  ve  Kâbe’ye bakıyordum, ayakta olduğumun da şuurundaydım. Ama aynı zamanda benim bu  iki  tuğla  olduğumu  ve  bu  iki  tuğlanın  ben  olduğumu  hiç  şüphesiz biliyordum. Sonra uyandım ve Allah’a hamd ettim. Bu rüyayı tabir ederek şöyle  söyledim:  Ben  kendi  cinsimde  “izleyenler”  arasındayım,  tıpkı  Hz. Peygamber’in enbiya arasında olduğu gibi. Ve belki de Allah beni velâyetin hâtemi kıldı.” Fütuhât, c. I, s. 318-319. İbn Arabî hâtmü’l-evliyâ olduğunu açık bir şekilde de dile getirmiştir: “Şüphesiz ben Haşimî’nin ve Mesih’in varisi sıfatıyla hâtem-i evliyâyım.” Fütuhât, c. I, s. 244; “Hâtem-i enbiya Muhammed
ile / Hâtem-i evliyâ bizimle ortaya çıktı / Ama umumi velâyetin hâtemi değil, hususi hâtem, / Zira umumî velâyete hâtem İsa olacaktır. İbn Arabî, Divân, s.
293.
24    Bkz.,  Bâlî  Efendi,  Şerhu  Fusûsi’l-Hikem,  s.  52-53;55-56;  Kayserî,  Şerhu
Fusûsi’l-Hikem, s. 436-438; Câmî, Şerhu’l-Câmî ‘alâ Fusûsi’l-Hikem, s. 99-
100; Bosnevî, Tecelliyâtü Arâisi’n-Nusûs , c. I, s. 220-236; Konuk, Fusûsu’l- Hikem Tercüme Ve Şerhi, c. I, s. 212-215; İ. Fennî Ertuğrul, Vahdet-i Vücûd Ve İbn Arabî, s. 178-183;
25    İbn Arabî bu hususu  Fusûs’ta (s. 135, 168, 224) birkaç defa zikrettiğini
görmekteyiz. “Velî Allah Teâlâ’nın isimlerindendir. Ama Allah kendini ne nebî ve ne de resûl diye vasıflandırmıştır. Ancak Velî adıyla vasıflanmıştır.”

26    Bkz.,  Ebu’l-Alâ  Afîfî,  İslam’da  Manevî  Hayat,  (çev.  E. Demirli,  A.  Kartal), İstanbul 1996, s. 265.
27    Fusûsu’l-Hikem, s. 64.

28    Bkz.,  Bâlî  Efendi,  Şerhu  Fusûsi’l-Hikem,  s.  57
29    Fusûsu’l-Hikem, s. 85.
30    İsmail  Fenni  Ertuğrul,  rüyanın  tabir  edileceği  konusunda  ilahi  bir  emir bulunmadığından Hz. İbrahim’in rüyasını tabir etmeyip zahirine hamletmesinin kendi içtihadı olduğunu belirtmiştir. Bkz., Vahdet-i Vücûd ve İbn Arabî, s. 185.
31    Bâlî  Efendi’ye  göre  gönderilen  koç,  Hz.  İbrahim’in  zihnindeki  boğazlama düşüncesine fidye olarak gönderilmiştir. Yoksa hakikatte İshak’ın  (as) yerine kurban  edilsin  diye  gönderilmemiştir.  Çünkü  Allah’ın  ezelî  ilminde  zaten İshak’ın (as) kurban edilmesi yoktur. Bkz., Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 117.
32    Cenâb-ı Hakk’ın “rüyan doğrudur / yani rüyan oğlunu kurban etmektir.”
yerine  “rüyanı  tasdik  ettin  /  gördüğün  şeyi  aynen  yapmaya  kalktın”
buyurması bunu teyit etmektedir. Bkz., Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 117. Ayrıca bkz., Kayserî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 616-620; Câmî, Şerhu’l-

Câmî ‘alâ Fusûsi’l-Hikem, s. 180-184; Bosnevî, Tecelliyâtü Arâisi’n-Nusûs , c.
I, s. 404-409 ; Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi, c. II, s. 102-107.
33    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 117.
34    Abdülgânî Nablûsî, Şerhu Cevâhiri’n-Nusûs fî Halli Kelimâti’l-Fusûs, İstanbul
1304, s. 170.
35    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 119.
36    İzutsu, Toshihiko, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, (çev. A.Y.
Özemre) İstanbul 1998, s. 31-32.
37    Örneğin bkz., Fütuhât, c. III, s. 25, c. IV, s. 248; Fusûsu’l-Hikem, (Fass-ı
İsmail), s. 94; (Fass-ı Eyyüb), s.172.
38    Aclunî, Muhammed b. İsmail, Keşfü’l-Hafâ, Beyrut ts., c. I, s. 448.
39    Kayserî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 660-664, 1000-1002; Câmî, Şerhu’l-Câmî
‘alâ Fusûsi’l-Hikem, s. 207, 408-409; Bosnevî, Tecelliyâtü Arâisi’n-Nusûs , c. I, s. 464-469; c. II, s. 221-222.
40    Fütuhât, c. IV, s. 120.
41    Fütuhât, c. IV, s. 137; İbn Arabî’de azab mefhumu için ayrıca bkz., Suad
Hakim, Mu’cemu’s-Sûfî, Beyrut 1981, s. 786-788.

42    Fusûsu’l-Hikem, s. 172.
43    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 138-139; ayrıca bkz., Müşkilâtü’l-Fusûs, vr. 36b-37a. Buna karşılık Avni Konuk azâb-ı ıstılahî son bulmasa bile ehl-i cehennemin bundan elem duymayıp mütelezziz olacaklarını söylemektedir: “İmdi ehl-i sünnetin mezhebi üzere ehl-i cehennemden azâb-ı ıstılahî ebeden zail olmaz; ve o azâb kâim oldukça da azâb-ı lügavî kâim bulunur. Şu kadar ki Müntakim olanlardan intikam alındıktan sonra “Rahmetim gazabımı geçti.” mûcibince  azâb-ı ıstılahî bakî iken müteellim olmazlar; ve bilakis mütelezziz olurlar.  Zira  onlar  hakkındaki  rahmet,  rahmet-i  Rahmân’dır.”  Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme Ve Şerhi, c. II, s. 167.
44    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 170
45    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem (Fass-ı Eyyüb), s. 329.
46    İbn Arabî âlîn melekleri ifadesiyle Şeytan’ın Hz. Adem’in önünde secde etmeyi reddedişine  işaret  etmektedir.  Şeytan  Hz.  Adem’e  secde  etmeyi  reddeder; halbuki bu secdeyle mükellef tutulmayanlar ancak ne kendi varlıklarının ne de âlemin yaratılışının farkında olan Kerûbî melekleridir. Nitekim bu sebeple Allah İblis’e “Em künte mine’l-âlîn / Yoksa yücelerden misin?” (Sad, 38/75) diye  hitap  edecek,  kendini  secde  emriyle  muhatap  olmayanlardan  mı saydığını soracaktır.
47    Fusûsu’l-Hikem, s. 145.
48    Bâlî   Efendi’nin   âlîn   meleklerinden   kastettiği;  Muheymûn,   mukarrebûn melekleridir  ki,  arş  ve  kürsî  meleklerinden  Cebrâil  ve  diğer  melekler  bu guruptandır.
49    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 263-264.
50    Bâlî Efendi, Müşkilâtü’l-Fusûs, vr. 37b.
51    Fusûsu’l-Hikem, (Fass-ı İlyâsiyye), s.182; (Fass-ı Nûhiyye), s. 69.
52    Fusûsu’l-Hikem, s. 68-71,181-182;  Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 67-
78, 350-356; Kayserî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 497-517; Câmî, Şerhu’l-Câmî
‘alâ Fusûsi’l-Hikem, s. 118-127; Bosnevî, Tecelliyâtü Arâisi’n-Nusûs , c. I, s.
276-298; Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, c. I, s. 264-283. Tenzîh- teşbîh  meselesi  ve  İbn  Arabî’nin  Hz.  Nuh’u  tenzîh  tutumunun  temsilcisi olarak göstermesiyle ilgili değerlendirmeler için ayrıca bakınız; İzutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, s. 79-106; Afîfî, Fusûsu’l-Hikem
Okumaları  İçin  Anahtar,  s.  105-115;  Muhyiddin  İbn  Arabî’de  Tasavvuf
Felsefesi, s. 42-47; İsmail Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücûd ve İbn Arabî, s. 193-
204.
53    Bâlî Efendi, Müşkilâtü’l-Fusûs, vr. 37b-38a; Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 355.
54    Fusûsu’l-Hikem, s. 72.
55    İbn Arabî, meseleye dinlerin mabutlarının tasdik edilmesi gözüyle
bakmamakta;  Hakk’ın  tecellîsinin  tahkîki  açısından  yaklaşmaktadır.  Zira “Bütün  inançlar  doğru  mudur?”  sorusuna  İbn  Arabî’nin  cevabı,  tüm inançların, Sınırsız Gerçekliğin mümkün olan sınırlamalarına tekabül etmesi nedeniyle,  evet;  insanları  yalnızca  vahye  uygun  düşen  inançlar  saadete götüreceğinden,  hayırdır.  Bu  nedenle  akıllı  kimsenin,  kendi  başına  sahip olduğu  ilah  fikirlerini  bir  kenara  iterek  Hak’tan  gelenlere  yapışan  kimse olduğunu  söyler.  Konuyla  ilgili  geniş  bilgi  için  bkz.,  Gürer,  Dilaver,  “İbn Arabî’de  Dinlerin  (Aşkın)  Birliği  ve  İbadet  Meselesi”,  Tasavvuf  Dergisi, Temmuz-Aralık 2003, sy. 11, s. 9-50; Chittick, William, Varolmanın Boyutları, (trc. Turan Koç), İstanbul 1997, s. 126-130. Diğer taraftan İbn Arabî, bütün peygamberlerin getirdiği dinin İslam olduğunu belirttikten sonra Muhammedî yolun  rahmetin  özel  bir  boyutu  olduğunu  şöyle  dile  getirir:  “Vahyedilmiş dinlerin  hepsi  ışıktır.  Bu  dinlerin  arasında  Hz.  Muhammed’in  getirdiği şerîat/din, yıldızların ışığı yanında güneşin ışığı gibidir. Güneş göründüğünde yıldızların ışığı, güneşin ışığı içerisinde kaybolur, gizli kalır. Hz. Muhammed’in şerîatinin   diğer   peygamberlerin   şerîatini   neshetmesi,   tıpkı   yıldızların ışıklarının güneşin ışıkları karşısında kaybolması gibidir. Ne var ki, yıldızların varlıklarını yitirmesi gibi bir şey olamayacağından, diğer dinler de varlıklarını devam ettirirler. Bu nedenle bütün peygamberlere ve ilahî dinlere iman etmeyi gerekli görürüz. Cahil kimselerin görüşünün aksine, bütün şerîatler haktır ve neshetme iptal etme anlamına gelmez.” Fütuhât, c. III, s. 153. Ayrıca bkz., Gürer, a.g.m., s. 48-49.
56    Bâlî Efendi, Müşkilâtü’l-Fusûs, vr. 37b; Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 80.


57    Fusûsu’l-Hikem, s. 108; Fütuhât, c. VI, s. 163.
58    Bâlî Efendi, Müşkilâtü’l-Fusûs, vr. 37b.
59    Fusûsu’l-Hikem, s. 201.
60    Kayserî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 1121-1123; Câmî, Şerhu’l-Câmî ‘alâ Fusûsi’l- Hikem, s. 478-480; Nablûsî, Şerh-i Cevâhiri’n-Nusûs, s. 276-278; Bosnevî, Tecelliyâtü  Arâisi’n-Nusûs  ,  c.  II,  s.  359-361;  Yakup  Han  Kaşgârî,  Şerhu Fusûsi’l-Hikem, Delhi 1897, s. 328-329 ; Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, c. IV, s. 146-157.
61    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 393-394.
62    Bâlî Efendi, a.g.e., s. 394.
63    Bâlî Efendi Fütuhât’tın altmış ikinci babında yer alan “Firavun ve Nemrud cehennemde ebedî kalacaklardır.” sözünü de bu bağlamda değerlendirmektedir.
64    Kayserî, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 1121.
65    Nitekim   Bâlî   Efendi’ye   göre   Çivizâde’nin   “Ehlullah   Firavun’u   kibâr-ı
muhakkikinden  kabul  etmektedir.”  sözü  her  ne  kadar  İbn  Arabî’ye  iftira amacıyla söylenmiş olsa da konuyla ilgili yanlış anlamalar için bir örnektir. Haddizatında  Şeyh-i  Ekber  hiçbir  eserinde  Firavun’un  muhakkiklerden olduğunu söylememiştir; zaten Firavun da şeyhin muhakkikler için saydığı özellikleri taşımamaktadır. Bkz., Müşkilâtü’l-Fusûs, vr. 37a-b.
66    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 395-396. Söz konusu eleştirilerin doğru olmadığını  belirten  Avni  Konuk,  Bâlî  Efendi’nin  yanıldığını  şöyle  ifade etmektedir: Mevlânâ Câmî, Abdürrezzak Kâşânî, Dâvud-ı Kayserî, Abdullah Bosnevî, Abdülganî Nablusî ve emsali ekabir (ks) hazarâtı kendi şerhlerini Hz. Şeyh’in görüşleri çerçevesinde yazmış olmalarıyla ona iftira etmiş olamazlar. Zira Bâlî Efendi hazretlerinin buyurdukları gibi kümmelîn-i muhakkikînden olan bu zevât-ı âliyenin Hz. Şeyh’in rûhaniyetine ittisalleri olmadığı kabul edilemez. Ve Bâlî Efendi hazretlerinin “Sahih değildir” dediği Dâvud-ı Kayserî hazretlerinin konuyla ilgili düşünceleri, Fütuhât-ı Mekkiyye’nin yüz doksan sekizinci  babında  münderic  olan  kavl-i  Şeyh-i  Ekber’in  hülâsasıdır. Bkz., Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, c. IV, s. 152.
67    Bâlî Efendi, Müşkilâtü’l-Fusûs, vr. 36a-b.
68    Müşkilâtü’l-Fusûs, vr. 37b.
69    Bâlî Efendi, Şerhu Fusûsi’l-Hikem, s. 395-396.
70    Bâlî  Efendi’nin  İbn  Bahaeddin  olarak  adını  verdiği  bu  zâtın,  İbn  Arabî’yi müdafa için Müdâfaanâme fî Hakkı Şeyh-i Ekber adlı bir risâle kaleme alan Bayrâmiye meşâyihinden Şeyh Bahâeddinzâde (öl. 952/1545) olması kuvvetle muhtemeldir. Bkz., Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1333, c. I, s. 41.
71    Müşkilâtü’l-Fusûs, vr. 38a.

http://www.eskieserler.com/MakaleDetay.asp?ID=255

 
YENİ YAZILAR
Muhyiddin İbn Arabînin Fu...
Fususu’l-Hikem̵...
İbn Arabî Mütercimleri......
Hz. Yûsuf’un Gördüğ...
Fusûsu’l-Hikem̵...
William Chittick ile İbn ...
Tasavvuf, İbnü´l-Ar...
Mistik Bilginin Kategoril...
Tasavvuf’a bakış ve...
İSLAM KELAMINDA RÜ´...
 
[Tüm yazılar]
HABERLER
Mebkam.com açıldı ! ...
Tasavvuf dergisi 2. sayı ...
Marifet Kitabı/Yeni Kitap ...
İbnül Arabide İlahi sevgi ...
İbnü´l Arabi Özel S ...
Uluslarası İbn-i Arabi Se ...
İbn Arabi´de Sembol ...
Fususu´l-Hikem ve . ...
Ses Dosyaları ...
Tasavvufi bir yolculuk ...
 
[Tüm haberler]
 
 
 
 
bu site ibnularabi.com 'a aittir. site içeriği bilgilendirme amaçlıdır. Sitemiz 22-02-2007 tarihinde yayın hayatına başlamıştır.