Vasiyet ve Hikmetler
Yazar Yüzakı
MUHYİDDÎN-İ
ARABÎ’DEN VASİYETLER
Yazar Muhammed
YETİM Dr. Âdem AKIN
Muhyiddîn-i
Arabî Hazretleri, öncelikle Kur’ân ve sünnetten süzdüğü bilgilerin,
sonra da kendisinden önce yaşayan ulemâ ve evliyânın eserlerinin ve
başta Fütûhât-ı Mekkiyye’si olmak üzere bütün kendi kitaplarının özünü
201 vasiyette toplamıştır.
VASİYET
17-B
Allah Teâlâ
kulları üzerine günahı ancak istiğfar etmelerine karşılık mağfiret
buyurmak ve tevbelerine karşılık bu tevbeleri kabul etmek için takdir
eder.
Hadîs-i
şerifte buyurulmuştur ki:
“Eğer siz
günah işlememiş olsaydınız, Allah Teâlâ (sizin yerinize) günah işleyip
tevbe eden ve kendisinin de tevbelerini kabul edip mağfiret buyurduğu
bir kavim getirirdi.” (Müslim, Tevbe, 11)
Bu, ilâhî
hükümlerden hiç birisi dünya üzerinde âtıl kalmasın diyedir. Bir başka
hadîs-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: “Allâh’ın aldığı ve verdiği
her şey Allâh’a aittir. O’nun katında her şeyin belirli bir ömrü ve
müddeti vardır.” Bir şeyin eceli sona erdiğinde onun yerine başkası
gelir. Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- bize meseleyi böylece
açıkladı ki her işimizde Allâh’a teslim olalım; böylece teslimiyetimiz
ve tefvîz-i umûrumuz (işlerimizi Allâh’a havale etmemiz) derecesinde
rızka nâil olalım. Ancak bununla beraber biz, Allâh’ın sevdiği hususlarda
olanca gücümüzü sarf etmeli ve içinde bulunduğumuz hâle göre O’na yönelmeliyiz:
Eğer emrine muhalefet hâlinde isek, tevbe ve istiğfarla; emrine muvafık
kalmış isek, hem şükürle hem de Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat üzere kalma
duasıyla...
Dünyadaki
her şeyin Allah katında belirlenmiş bir ecele kadar devam ettiğini
bilmemiz, benliğimize izzet kazandırır.
Sabır ehline
has olan hamd şudur: “Elhamdullillâhi ‘alâ külli hâl: Her hâl ve durumda
hamd ancak Allâh’adır.” Şükür ehline has olan hamd ise şudur: “Elhamdulillâhi’l-Mün‘imi’l-Mufaddal:
Hamd nimetlerini bol bol arttırıcı Allâh’a mahsustur.” Bolluk ve zorluk
anlarında Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böylece hamd ederlerdi.
Bu hususta Allah Rasûlü’nü örnek almamız, bizim başka bir hamd şekli
ortaya koymamızdan, elbette ki, evlâdır. O, en âlim ve en mükemmel
insanın ortaya koyduğundan daha üstün ne olabilir? O ki, Allah Teâlâ
tarafından mârifetullâha şahit kılınmış, ilâhî risâlet ve hususiyetle
rızıklandırılmıştır; O ki, kendisine ittibâ edip uymamız bizzat Allah
tarafından emredilmiştir.
Gücün yettiği
nispette bir bid’at ortaya koymaktan sakın. Sen, benzeri Peygamber
Efendimiz’den gelmemiş ancak (dinen) güzel olan bir âdet / sünnet ortaya
koyarsan senin için hem onun ecri hem de onunla amel edenlerin ecri
vardır. Ancak Allah Rasûlü bunu sünnet edinmemiştir diye O’na tâbî
olarak yeni bir sünnet ortaya çıkarmaktan kaçınırsan bunun ecri çok
daha fazladır. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz,
ümmetine fazla külfet yüklemekten hoşlanmazdı. Zorlukla îfâ edebilecekleri
bir şey hakkında hüküm inmesin endişesiyle, onların her bir şeyi sorup
durmalarından da hoşnut olmazdı.
(Dinde)
bir âdet / sünnet ortaya koyan, külfet yüklemiş demektir. Allah Rasûlü
de buna en lâyık kişi olduğu hâlde hafifletme yoluna giderek bunu terk
etmiştir. Bu sebepten biz de: “Terk hususunda Allah Rasûlü’ne uymanın
ecri, yeni bir sünnet ihdâs etmekten daha büyüktür.” dedik. Sen de
işlerini bu anlattıklarımıza göre ayarla.
Bana ulaşan
bir bilgiye göre, Ahmed bin Hanbel -radıyallâhu anh- ömründe hiç karpuz
yemeden vefat etmiştir. Bunun sebebi kendisinden sorulduğunda ise şöyle
cevap vermiş: “Bana Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in karpuzu
nasıl yediğine dair bir bilgi ulaşmadı.” Yani sırf bunun keyfiyeti
ulaşmadı diye karpuz yemeyi terk etmiştir. İşte bu gibi şeyler sebebiyle
bu ümmetin uleması, diğer ümmetlerin ulemasından üstündür. Bu böyle
oldukça üstünlükleri devam eder, aksi takdirde bir üstünlükleri olmaz.
Bu imam, Allah Teâlâ’nın Nebî -sallallâhu aleyhi ve sellem-’den bahseden
şu kavl-i şeriflerinin hem ilmine hem de hakikatine ermişti: “... Bana
uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran Sûresi, 31) “Şüphesiz
Allah Rasûlü’nde sizin için, bir üsve-i hasene (güzel örnek) vardır...”
(Ahzab Sûresi, 21)
Rasûlullah
-sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in fiilî, kavlî ve hâlî sünnetleriyle
meşgul olmak, bizim kuşatamayacağımız genişliktedir. Bu böyleyken,
nasıl olur da başka bir sünnet daha ihdâs etmeye kalkışabiliriz? O
hâlde ümmete, (Allah’tan ve Rasûlü’nden) gelenden daha fazlasını yüklemeyelim.
EL-HİKEMÜ’L-ATÂİYYE’DEN
HİKMETLER
Ahmed Bin
Muhammed İbn Atâullah el-İskenderî’nin eşsiz ve ölümsüz eseri olan
el-Hikemü’l-Atâiyye 264 veciz hikmetten oluşmaktadır. Bu hikmetlerin
muhtevası üç kısımda toplanır:
1.Arı-duru
Allah inancı, yani tevhid,
2.Güzel
ahlâk,
3.Nefsi
her türlü kötülükten temizleyerek Allah yoluna girmek.
HİKMETLER
XXIV
Hikmet
249: Has kulluk hâlinin varlığı, beşerîlik sıfatının yokluğunu
gerektirmez. Has kulluk, sabah güneşinin doğuşu gibidir; ufukta zuhur
eder ama ufkun bir parçası değildir. Bazen ilâhî sıfatların güneşi,
varlık geceni aydınlatır, bazen de tutulmaya uğrar ve seni kendi
beşerî sınırlarına çeker. Gündüzün aydınlığı ne sendendir, ne de
sana râcîdir. Sadece senin üstünde zuhur etmiştir, o kadar.
Hikmet
250: Hak Teâlâ, eserlerinin vücudunu esmâsının vücuduna,
esmâsının vücudunu sıfatlarının sübûtuna, sıfatlarının sübûtunu da
zâtının mevcudiyetine delil kılmıştır; ki vasfın kendi başına var
olması mümkün değildir. O, cezbe erbabına evvelâ zâtının kemâlini,
sonra sıfatlarını, sonra esmâsına müteallik eşyayı, sonra da eserlerini
müşahede ettirir. Seyr u sülûk ehli içinse bunun tersini icra eder.
Yani sâliklerin nihayet noktası, cezbe ehlinin başlangıç noktasıdır.
Yine sâliklerin başlangıç noktası da cezbe ehlinin nihayet noktasıdır.
Ama bu ikisi aynı mânâda değildir. Bazen öyle olur ki, biri yükselirken
diğeri inmektedir ve yolda birbirleriyle karşılaşırlar.
Hikmet
251: Gökyüzünün nurları sadece dünyevî şahadet âleminde
görüldüğü gibi sırlara ve kalplere ait nurların kıymeti de ancak
gaybdaki melekût âleminde bilinebilir.
Yüzakı
dergisinden alıntı

MUHYİDDÎN-İ
ARABÎ’DEN VASİYETLER
Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri, öncelikle Kur’ân ve sünnetten süzdüğü bilgilerin,
sonra da kendisinden önce yaşayan ulemâ ve evliyânın eserlerinin
ve başta Fütûhât-ı Mekkiyye’si olmak üzere bütün kendi kitaplarının
özünü 201 vasiyette toplamıştır.
VASİYET 15-E
Fitne ve imtihan binasının üçüncü sütunu maldır. Ona «mal» denmesinin
sebebi nefislerin ona tabiî olarak meyl edip mâil olmasındandır.
Allah Teâlâ onun varlığıyla kullarına bazı işlerin nasıl kolaylaştırıldığını
göstermiştir. Halkın kalbine de -cimri bile olsa- varlık sahibi kişilere
karşı muhabbet koymuştur.
Gözler, zengin kişinin, yanındaki mal sebebiyle herkesten müstağnî olduğunu
vehmederek ona tazim dolu bakışlarla bakar. Fakat bazen servet sahibi,
insanlar arasında nefsi en şiddetli fakirlik hisleriyle dolu kişi olabilir.
Çünkü onun nefsi sahip olduklarıyla yetinmez ve var olana kanaat getirmez.
Devamlı, sahip olduğundan daha fazlasını ister durur.
Âlem, kalplerin mal-mülk sahibine olan meylini görünce serveti sevmiştir.
Ârifler ise kendilerine malı sevdirecek ilâhî bir yön aramışlardır. Hâsılı
malı sevmek zarurîdir ve işte bu nokta fitne ve imtihan noktasıdır. Bu
noktada hem dalâletin hem de hidâyetin yolları bulunmaktadır.
Âriflerin mal hususundaki durumu şöyledir: Onlar, Allah Teâlâ’nın:
“Allâh’a en güzel bir borçla borç verin.” (Müzzemmil Sûresi, 20) kavl-i
şerîfinin de içinde bulunduğu ilâhî umûra meylederler. Bu âyet ancak
servet ehlini muhatap almaktadır. İşte ârifler de bu hitâba mazhar olabilmek
için mala karşı muhabbet beslerler ve ondan hisse almayı isterler. Görürler
ki; borç verdiklerinde, sadaka Rahmân’ın eline verilmektedir ve servet
sahibi olup onu bezletmek sûretiyle Allah ile aralarında bir alışveriş
husûle gelmektedir. Bu, elden alıp verme yoluyla vuslattır.
EL-HİKEMÜ’L-ATÂİYYE’DEN HİKMETLER
Ahmed Bin Muhammed İbn Atâullah El-İskenderî’nin eşsiz ve ölümsüz eseri
olan el-Hikemü’l-Atâiyye 264 veciz hikmetten oluşmaktadır. Bu hikmetlerin
muhtevası üç kısımda toplanır:
1.Arı-duru Allah inancı, yani tevhid,
2.Güzel ahlâk,
3.Nefsi her türlü kötülükten temizleyerek Allah yoluna girmek.
HİKMETLER -XIX-
Hikmet 175: Bazen namazda veya oruçta bulamadığın
feyzi, belâ ve mihnette bulursun.
Hikmet 176: Sıkıntılar mevhibelerin sergisidir.
Hikmet 177: Üstüne ilâhî mevhibelerin yağmasını istiyorsan,
fakr ve ihtiyaç hâlini ıslah et. “Sadakalar ancak fukara içindir.”
(et-Tevbe, 60)
Hikmet 178: Vasıflarını O’nun sıfatlarından yardım
gelecek şekilde tahakkuk ettir. Zilletini O’nun izzetini celbedecek
şekilde, acziyetini O’nun kudretinden imdat gelecek şekilde ve zaafını
O’nun havl ve kuvvetinden yardım görecek sûrette (düzelt ve) tahakkuk
ettir.
Hikmet 179: Bazen istikameti kemâle ermemiş kişi,
kerametle rızıklandırılabilir.
Hikmet 180: Cenâb-ı Hak sürekli olarak bir işi senin
için neticelendirip semerelendiriyorsa, bu, Allah Teâlâ’nın seni o
iş üzere ikâme ettiğinin delilidir.
Hikmet 181: Bir kişi kendi ihsan ve iyiliğinin bolluğundan
bahsedip duruyorsa elinden çıkıveren bir kötülük (onu mahcup edip)
susturuverir. Ama Allâh’ın ona ihsanının bolluğundan bahsedip duran
kişi, elinden kötülük de zuhur etse susmaz (Allâh’ın ihsanından bahsetmeye
devam eder).
Hikmet 182: Hikmet ehlinin kalbî nurları sözlerinden
önde gider. Böylece nurlandırdıkları yere sözlerinin tesiri de ulaşmış
olur.
Hikmet 183: Her söz sâdır olduğu kalbin kisvesine
bürünmüş hâlde ortaya çıkar.
Hikmet 184: Mânevî tabir için izin verilmiş kişinin
sözleri dinleyenler tarafından anlaşılır ve onun işaretleri insanlara
gayet açık görünür.
Hikmet 185: Bazen, izhar etmene izin verilmeyen sırlar,
sana nurları sönük bir hâlde görünür.
Hikmet 186: Hakikat erbabının ifadeleri ya vecdlerinin
coşkunluğu sebebiyle ya da müridi irşâd etmek kastıyladır. Birincisi
sülûk ehlinin, ikincisi ise tahkik ve temkin ehlinin hâlidir.
Hikmet 187: Söz ve ibareler dinleyenler topluluğu
için azık mesabesindedir. Senin o azıktan nasibin ancak yediğin kadarıdır.
Hikmet 188: Bir makamdan, ona yenice gözlerini çevirip
bakan kişi de bahsedebilir, o makama çoktan ulaşmış kişi de. Bu ancak
basiret ehline açık (bir fark)tır.
Hikmet 189: Sâlik, vâridat ve ilhamlarını anlatmamalıdır.
Bu, hem vâridatın tesirini azaltır hem de onun Hakk’a karşı sadâkatine
mânî olur.
Hikmet 190: İnsanlardan bir şeyler almak için elini
uzatma. Ancak onların sûretinde verenin Allah Teâlâ olduğunu görürsen
alabilirsin. Bu takdirde de ilmin sana mubah kıldığı kadarını al.
Hikmet 191: Bazen ârif kişi ihtiyacını Allâh’a bile
arz etmekten hayâ eder. Çünkü onun takdiriyle yetinmektedir. Bu böyleyken
Allâh’ın kullarına nasıl olsun da arz-ı ihtiyaç etsin.
Hikmet 192: İki iş arasında mütereddit kaldığın zaman
nefse daha ağır gelenini tercih et. Zira nefse haktan gayrısı ağır
gelmez.
Hikmet 193: Nâfilelerde acele edip, farzlarda tembel
davranmak hevâya uymanın alâmetlerindendir.
Hikmet 194: Farz ibadetlerin îfâsı, sen onları erteleyip
durmayasın diye belli vakitlerle sınırlandırılmış; senin irade payın
olsun diye de genişçe bir zamana yayılmıştır.
Hikmet 195: Allah Teâlâ, kulların sâlih amel işleme
arzusunun az olduğunu bildiği için ibadeti farz kılmış ve onları farziyet
zincirlerine vurarak cennetine sevk etmiştir.
Hikmet 196: Cenâb-ı Hak sana hizmeti (ibadeti) farz
kılmakla aslında cennetine girmeyi farz kılmıştır.
Hikmet 197: Allâh’ın, kendisini şehvetten kurtarıp
gafletten uyandırmasını uzak gören kimse, -hâşâ- O’nun ilâhî kudretini
âciz görmüş olur. Allah Teâlâ her şeye muktedirdir.
Yüzakı
dergisinden alıntıdır.
KALELERİN ARKASI
Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinden
Bir Kıssa
İnanana, imân edene ışık
ve ibret
Cahile, inanmayana masal...
Bir zamanlar Irak’ta büyük
bir çiçek hastalığı salgını olur. Bütün ülke, bu hastalıktan ölenler,
gözleri kör olanlar, kulakları sağırlaşanlarla dolar. Bu durum karşısında
zamanın hükümdarının karşısına gelen biri:

“Efendimiz, Kerbelâ’da fakir bir nalıncı var. Bu zat, Fahr-i Kâinat Efendimizin,
Ehl-i Beyt’in, cümle Allah Dostlarının âşıklarındandır. Kendisine
müracaat eden tabiplerin iyi edemedikleri hastaları, bir dua okuyarak
ve bazı öğüdlerde bulunarak iyi ediyor.
Belki himmet eder de, dua buyurur ve
bu âfetten kurtulunur. Kendisine usûlünce bir başvuruda bulunulursa
iyi olur kanaatindeyim.” der.
Bunun üzerine, nereden ne arayacağının,
kime başvuracağının şaşkınlığı içerisinde bunalan hükümdar birkaç adamını
göndererek kemâli hürmetle ihtiyarı sarayına davet ettirir.
Yaşamının gayesi sadece Allah’ın kullarına
yardım ve hizmetten ibaret olan Allah Dostu, bu davet üzerine hükümdarın
adamları ile birlikte hükümdarın huzuruna varır. Hükümdar, nalıncı
Sultan’a hitaben:
“Görüyorsunuz ki; alınan bütün tedbirlere,
uygulanan tedavi yöntemlerine rağmen hastalık önlenemediği gibi, gittikçe
yayılmaktadır. Himmet buyurur da bu hastalık önlenirse sizi baş imam
yaparım.” der.
Bunun üzerine ihtiyar sert bir ifade
ile:
“Hâşâ, Biz yapılan bir hizmetin karşılığında, dünya sultanlarından hiçbir
karşılık beklemeyiz. Ama müsaade ediniz, bir odada yalnızca Rıza-i İlâhi
için iki rekât namaz kılayım. Zira, sunulan himmetle şimdiye kadar hastalara
tek tek şifayâb olunmakta idi. Bu durum ise, kütleye himmetle ilgili
olup, Hakk’a karşı bir cür’et olmasın.” der.
Kendisini bir odada yalnız bırakan hükümdar
ve erkânı, dışarıda merakla ve heyecanla bekleşirler. Bir süre sonra
ihtiyar tertemiz, beşuş bir yüz ifadesiyle kapı önünde görünerek:
“Hükümdarım, bütün âfetlerin
nedeni; beşerin, toplumların, kişilerin kulluk çizgisinden, hak ve
adalet ölçülerinden sapmalarıdır. Dosdoğru, apaydınlık yoldan ayrılmayınız.
Evet dualarımız, BİR ŞEYE OL DEYİNCE, OLUVEREN saltanatın içinde erimiş,
hüküm icrâ olunmuştur. Bundan sonra hastalığın çekileceğini ümit
edebilirsiniz.” diyerek çıkar, gider...
Arkasından bakanlar, şüpheden şüpheye
düşerlerse de, o günden sonra hastalık seyrini değiştirir ve kısa bir
süre sonra da tamamen kaybolur.
Bunun üzerine hükümdar zora düştüğünde
aynı duayı okuyarak güçlüklerin önlenebilmesi düşüncesiyle, Nalıncı
Baba’ya müracaatla, okuduğu duayı öğrenmek ister.
Her ne kadar Nalıncı Baba:
“Kalelerin arkasına ermeden, bu duanın
metnini öğrenseniz de, etkili olmaz.” diye uyarırsa da, hükümdarın
ısrarı üzerine;
“O halde nedenini anlatayım” diyerek şöyle devam eder:
“Muhyiddin-i Arabi Hazretleri Mısır’da yüce Allah’ın ilim güneşi olarak
parladığı dönemde... O’nun eğitiminde nasibi olan kullar Hakikat İlmiyle
feyizyâb oldukları sırada... etrafında toplanan kalabalıktan ürken vaktin
zahiri sultanları, etraflarındaki vehim ehli ile birlikte hased, kıskançlık,
şüphe ateşini körükleyerek; güya, Hakk’ın insanlara bir rahmet ve kurtuluş
olarak sunduğu O Güneşi karartmak için kendilerince tedbir alıp, tertipler
düzenlemeye niyet ederler...
Bu arada deliller edinmek üzere, emniyet
teşkilatında hizmette bulunan beni görevlendirdiler. Böylece, bir vesile
ile Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin öğrencileri arasına karıştım.
Zamanla, O Yüce Zat’ın o derece sevgisinin, şefkatinin, hilminin, ilminin
ve şahsiyetinin tesirinde kaldım ki; maksadı değiştirip bütün benliğim
ve imkânlarımla O’na yardımcı olmaya çalıştım.
Bu derece samimiyet ve bağlılığımın farkında
olan O Ulu Hazret, bir gün beni karşısına alarak;
‘Bak oğul, bir kişi bir çok evrimlerden
geçerek kemâle erer, kul olur, insan olur. İlk önce kendi ceset şehrinde
faal olan ve tüm yaşamını düzenleyen cüz’i ruhunun mevcudiyetini ve
O olduğunu idrâk eder.
Bu hakikate açılan gerçek kapı olup,
olgunluğa doğru atılan ilk adımdır. Ruhun ölümsüz olduğunu, bedene
dokunan tüm zararlardan uzak bulunduğunu idrâk eder. Aslına doğru seyirle
ikinci adımını atarak, Hakk’ın varlığı, kudret, azamet ve tasarrufu
ile tüm halleri ve âlemleri kuşattığını anlar. Bu anlayışla yepyeni
görüş kapıları açılır. Hakk’ın azametinden titreyen ruhu; unsurların
karanlık vasıflarının örtülerinden, etkilerinden temizlenip kurtulabilmek
ve böylece aslına dönebilmek için yolu üzerindeki engelleri kaldırmak
maksadıyla mücadeleye (savaşa) başlar.
Böylece, nefsi emmarenin esaretinden,
baskılarından kurtulup, arınan ve özünün saflığına karışan ruh, yeni
bir aşamaya kavuşarak; Aslının Hak olduğunu ve dolayısıyla bütün olanaklarının
kaynağının Aslından olduğunun idrâkiyle;
Külli Sevgiyle, akılla, hikmetle bütünleşerek,
yepyeni gerçek bir zindelik kazanır. İlerleme devam ederek, “CÜBBEMİN
GERİSİNDE O’NDAN BAŞKA BİR ŞEY YOK.” diyenlerin safına karışır.
Zahirde ve batında (dışta ve içte) var
olanın, tecelli halinde ayân olanın Hakk’ın kendisi olduğunun idrâkine
erişerek; içten ve dıştan ayrı söyleyişler, ayrı aykırı görüşler ortadan
kalkar.
Daha ilerideki safhada, zahir ehlinin
anlayışı kalkar; zaman, mekân, cihet kayıtları silinir, ezel ebed bir
demde haşrolunur. Her anı kuşatan Nur zuhur eder, önceki haller bu
Nur da cem olur.
Böylece zamanın hükümlerini taşıyan ve
o hükümlere, emirlere göre hareket eden “İBN’ÜL VAKT” (Vaktin Oğlu)
tecelli eder. İlerleme devam eder. Bu defa kul, her şeye ayna olur.
Her şeyde de kendi aksini görür. Tüm zamanların üstüne çıkar. Bu hali
anlatmanın sonu yoktur.
Bundan önce her şeye Hak’tır derken,
bu makamda Enel Hak der. Nihayet kul aslına, ALLAHÛ SIRF DERYASI’na
gark olur. Bu gark oluşta “MUTLAK FENA VE YOKLUK” hali tecelli eder.
Kul, her şeyiyle Hakk’ın Zat’ında yok
olur. Ne kendiliği, ne müşâhede, ne mârifet kalır. Düşünce, anlatış,
tasavvur, kalem işlemez. Hiç kimse bu hali izaha muktedir olamaz. Ancak,
zevk ve tadış yolu ile anlaşılır!
Onun içindir ki “BEN OL DA TAD” diye
buyurulmuştur.’
Nalıncı Sultan devamla:
“Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin bu
sözlerinden, o zamanlar pek bir şey anlamamıştım. Seneler seneleri
kovaladı... Emekli olup Basra’daki ailemin yanına dönmek için müsaade
istedim. Müsaade çıkınca da,
‘Efendim; sizi ararsam, tekrar nerede
bulurum?’ diye sorduğumda,
‘Evlât, Bizi Kalelerin Ardında bulabilirsin.’
demişti.
Daha sonra Basra’ya, ailemin yanına döndüm.
Birkaç yılı ailem ile birlikte geçirdim. Ancak bu arada hasretlik ve
aşk ateşi beni yaktı kavurdu... Basra’da duramaz oldum. Ailemin yaşamı
ile ilgili tedbirleri alıp, tavsiyelerde bulunarak, sonunda vedalaşıp
Sultanıma kavuşabilmek için yola koyuldum. Yolda her önüme çıkan surlarla
çevrili şehirlere uğrayarak Sevgiliyi sordumsa da, kimseden olumlu
bir cevap alamadım.
Neticede Yaradan’ın yardımı ile Şam şehrine
ulaştım. Şehrin ileri gelenlerine O Ulu Hazreti sorduğumda; ebediyete
intikal ettiğini derin üzüntüler içerisinde öğrendim.
Cebel-i Kasyon’daki kabrini ziyaret ederek
üzerine kapandım. Doya doya ağladım... belki bu kucaklaşış saatler
sürmüştü. Göz yaşlarım toprağını ve sakalımı adeta sırılsıklam etmişti.
Kendimde değildim. Ezan-ı ilâhi okunmaktaydı. O an içimden gayri ihtiyari
bir seda yükseldi:
EY ÂLİ SULTAN, BU FAKİRİN SENİ TAŞTAN KALELER ARDINDA ARADI
DURDU... MEĞER SEN GÖNÜL KALELERİ ARDINDA, CAN İÇRE CANAN İMİŞSİN!
Şükürler içerisinde doğrularak emrolunan istikâmete yöneldim.”
Nalıncı baba hikâyesinin ilgili kısmını
tamamlayınca göz yaşları içerisinde ayağa kalkarak:
“İşte efendim,ondan sonra yollar açıldı...
Naz ve niyaz devresi bitti. Artık, kalelerin ardına geçmiş ve bir şeye
ol deyince oluveren Kül’de eriyip gitmiştim. Mesele bundan ibarettir.”
diyerek müsaade istemiş.
Hükümdar ise sonsuz bir sevgi ve hürmetle,
göz yaşları içerisinde ellerini öperek, himmetlerini niyaz ederek uğurlamıştı.
O tarihten sonra da bir daha kendisini gören olmamıştı. Himmetleri
bâki olsun!
Kişiler, kendi gerçeklerinin ârifleri
olup, mânâ kalelerini aşabildikleri nispette saflaşırlar... Üstün meziyetlere,
âlemlere, hikmetlere, hürriyete, barışa ve huzura kavuşur, İnsanlık
(Kulluk) âlemine dahil olurlar!
AKSİ TAKDİRDE; BEDEN
DAĞINDAKİ CEVHERDEN BÎHABER, BİLGİ YÖNÜNDEN HABERDAR
DAHİ OLSA; ÇALIŞIP, ZAHMETLER ÇEKİP O’NU BULUP, TEMİZLEYİP, ASLİYETİNE
YAKIŞIR MAHİYETTE SAFLAŞTIRMADAN;
KİŞİ İNSAN OLUR,
KİŞİ KÖLELİKTEN KURTULUR,
KİŞİ HÜRRİYETE,
KİŞİ HUZURA,
KUL VÛSLATA
KAVUŞUR SANILMASIN!
Cevherleri nefislerinin örtüleri (vasıfları) altında unutulmuş olan kişi
ve toplumlar, nefsani vasıf ve arzular tarafından örülen kapkaranlık
hücreler içerisinde hapistedirler. Onların arzuları ise; nefsi arzularının
çığlıklarından başka bir şey değildir.
Hangi tarafta olurlarsa olsunlar... Ağızları
ne söylerse söylesin, onların dinleri dünya ve dünya şehvetleridir...
İŞTE YÜCE ALLAH’IN NESİL NESİL TÜM BEŞERİYET
İÇİN DİN OLARAK SEÇMİŞ OLDUĞU “İSLÂM”: BEDEN DAĞINDA HAPİSTE OLAN O
GÜZELİM ŞEHZADENİN KURTULUŞU, TEMİZLENİP, SAFLAŞIP TÜM GÜZELLİKLERLE,
ÜSTÜN MEZİYETLERLE TAÇLANIP; O EŞSİZ VE TEK PADİŞAHLAR PADİŞAHININ
MÜLKÜNDE,
YÜCE ŞANINA YAKIŞIR BİÇİMDE, KULLUK HİZMETLERİNE
KOYULABİLMESİ,
SONUNDA YARADAN’INA KAVUŞABİLMESİ İÇİN
RAHMET YOLUDUR!
Haydi durma kalk, o apaydınlık yola sende
gelsene!..
Dinleyiniz ey dostlar;
Sevgilinin has bahçesinden bülbül sesleri gelmekte:
HER AN SEVGİLİYE GİDİYORSUN
A GÖNÜL, HEM NE DE GİZLİ GİDİYORSUN GÖZLERDEN!
AY GİBİ ELBİSELER PARALADIN DA, PARLAK MI PARLAK GÜNEŞ’İN ARDINA DÜŞTÜN
GİDİYORSUN SEN!
A YERYÜZÜNDE ARKADAŞLARLA OTURMUŞ ER, İÇYÜZDEN YEDİ KAT GÖĞÜ AŞMIŞ GİDİYORSUN!
GÖRÜNÜŞTE KONUKLARIN ÖNÜNDESİN AMMA, GERÇEKTE İSE KONUKLUĞA GİDİYORSUN
SEN!
SUYA BENZİYORSUN AMMA, ÖRTÜ ALTINDA ÂBU HAYATSIN, BAHÇEYE GİDİYORSUN
SEN!
ÖYLESİNE SALINA SALINA GİDİYORSUN Kİ, GÖZLER GÖREBİLSEYDİ SENİ; DÜNYADA
BİR TEK YASLI KALMAZDI!
NE OLURDU ŞU HALK SENİ GÖREBİLSEYDİ, SEN OLUR, SENİNLE AKAR GİDERDİ..
AMMA NE MÜMKÜN, BÜTÜN HALKTAN GİZLİ GİDİYORSUN SEN!
MADEM Kİ PADİŞAHA GİDİYORSUN,
NE OLUR HALİMİZİ GÖR, ÇARESİZLİĞİMİZİ, HABERLERİMİZİ, YAKARIŞLARIMIZI
BİLDİR O’NA.
HİÇ OLMAZSA, BENZERSİZ, BEZEYİCİ, NAZARIYLA LÛTFETSİN DE ŞU BEDEN EVİ
MEYVALI BİR BAĞA, BİR GÜL BAHÇESİNE DÖNSÜN, DÖNSÜN DE; GÖNÜL BUCAĞI BİR
“CUMA MESCİDİ” HALİNE GELSİN.
İNŞAALLAH, AŞIKLARA ŞÖLEN, TEK GÖREN YOK-YOKSULLARA SECDEGÂH OLSUN!
A GÖNÜL, “NE DE GÜZEL YATILACAK YER SEÇMİŞSİN” DEDİM DE, GÜLDÜ DE DEDİ
Kİ, “GÜL ALICI, GÜL BAHÇESİNDEN GÜL ALIR ELBETTEKİ, O GÜL AYAKLARIN ALTINDADIR
GERÇİ, AMMA İNSAF ET, İNKÂR EDENLERİN MECLİSİNDE NASIL SÖYLENEBİLİR?”

EY..
İNSANLAR,
SİZLER, HAK VE HUKUKU,
HÜRRİYETİ SELÂMETİ,
BARIŞI, HUZURU,
ÖLÜMSÜZLÜĞÜN SÜKÛNUNU
NERELERDE ARAMAKTASINIZ?
FITRATINIZIN KİTABI,
KUR'AN-I KERİM GÖZÜNÜZÜN ÖNÜNDE,
DURMAKTADIR!
YÜCE ALLAH SİZE DİN OLARAK,
YAŞAM OLARAK,
İSLÂMİYETİ SEÇTİ!
ANCAK O İLÂHİ YASAYI OKUMANIN,
ANLAYIP YAŞAMANIN ŞARTI VAR ŞARTI.!
ONUN İÇİNDİR Kİ, YÜCE ALLAH,
KUR'AN İLE BEZEDİĞİ CANLI KUR'AN'INI,
|
KULUNU,
ARAMIZA İNDİRMİŞTİR!
O SIRRI YÜCE ALLAH GÜZELİ
KENDİ NEFS'SİNDEN,
VÜCÛD KAYDINDAN,
FANİ OLUP;
HAK'KÂNİ VÜCÛD İLE MEVCUD,
ZÂT-I SIFAT İLE VASIFLANMIŞ OLARAK,
RAB'BİNİN İSMİ ÂZAMI,
ZÂT-I VÜCÛD İLE OKUR,
KUR'AN-I KERİM'İNİ!..
A DOSTLAR,
ŞU GÖLGELİKTE ANCAK,
BU KADAR SÖYLENEBİLİR.
ÂRİF OLAN ANLAR;
İNDİREN KİM,
ŞERH EDEN KİM?!. |
BEYT’İ
MAMUR’DAN
Sn. Neslihan Hn. dan
|