Sadreddin Konevî Hz.
Konya'nın büyük velîlerinden. İsmi Muhammed bin İshâk,
künyesi Ebü'l-Meâlî, lakab Sadreddîn'dir. 1210 (H.606) târihindeMalatya'da
doğdu. 1274 (H.673) târihinde Konya'da vefât etti.Kabr-i şerîfi Konya'da
kendi adı ile anılan câminin bahçesindedir.
Sadreddîn-i Konevî'nin babası İshâk Efendi, Anadolu
Selçukluları nezdinde îtibârlı, yüksek mevkı sâhibi biriydi. Küçük
yaşta babası İshâk Efendi vefât etti.Üvey babası Muhyiddîn-i Arabî,
Sadreddîn-i Konevî'nin terbiyesi ve yetişmesiyle meşgûl oldu. Çok iyi
bir tahsîl gördü. Kelâm ve tasavvuf ilimlerine âit birçok kıymetli
eserler yazdı.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, Sadreddîn-i Konevî'nin
terbiyesi ile çok yakından meşgûl oldu. Yetişmesine husûsî ihtimâm
gösterdi. Muhyiddîn-i Arabî'den Konya'da ilim ve feyz alan ve çok istifâde
eden Sadreddîn-i Konevî, hocası ileHalep ve Şam'a gitti.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Sadreddîn-i Konevî'ye nefsini
terbiye yollarını öğretti. Sadreddîn Konevî günlerini riyâzet ve mücâhede
ile nefsiyle uğraşmakla geçirdi. Nefsiyle uğraşması öyle bir dereceye
ulaştı ki, uyumamak için Muhyiddîn-i Arabî hazretleri onu alır, yüksek
bir yere çıkarır, o da düşme korkusuyla uyumaz tefekkürle meşgûl olurdu.

Bir gün annesine birkaç hanım gelip; "Sen zengin,
îtibârlı bir kişinin hanımı iken şimdi bir pîr-i Mağribî'ye vardın.
Hâlin nasıl, hayâtından memnun musun?" dediler. O da; "Hâlimden
memnunum. Geçimim de iyidir. Lâkin gözümün nûru oğlum büyük sıkıntılar
içindedir. Gecesi de gündüzü de yoktur. Efendim Muhyiddîn-iArabî kendisi
kuş eti yer, ballı şerbetler içer, lâkin ciğerpâreme bir arpa ekmeği
dahi vermez. Yimemek ve içmemekten bir deri bir kemik kaldı. Üstelik
onu da göremez olduk. Onu kimseye göstermez. Uykusu gitsin diye zenbile
koyup bir yere asar." dedi. O akşam Muhyiddîn-i Arabî hazretleri
hanımından yine kızarmış bir tavuk istedi. Yemekten sonraMuhyiddîn-iArabî
hazretleri hanımına; "Tavuğun kemiklerini bir yere topla." buyurdu.
Kadıncağız kemikleri bir araya topladı. O zaman Muhyiddîn hazretleri; "Bismillah!
Kalk git ey tavuk!" buyurdu. Allahü teâlânın izniyle hayvan et
ve kemiğe büründü ve kanatlanarak uçtu. Bunun üzerine Muhyiddîn hazretleri;
"Hanım! Oğlun böyle olduğunda ancak tavuk etini yiyecek."
buyurdu. O zaman kadıncağız Muhyiddîn hazretlerinin ellerine kapanıp
özür diledi ve cân-u gönülden istiğfâr etti. Sonra oğlu Sadreddîn-i
Konevî mânevî dereceleri geçip büyük velîler arasına girdi.
Sadreddîn-i Konevî hazretleri anlatır: "Hocam Muhyiddîn-i
Arabî hayatta iken, benim yüksek makamlara kavuşmam için çok uğraştı.
Lâkin hepsi mümkün olmadı. Vefâtından sonra bir gün, kabrini ziyâret
edip dönüyordum. Birden kendimi geniş bir ovada buldum. O anda Allahü
teâlânın muhabbeti beni kapladı. Birden Muhyiddîn-i Arabî'nin rûhunu
çok güzel bir sûrette gördüm. Tıpkı sâf bir nûrdu. Bir anda kendimi
kaybettim. Kendime geldiğimde onun yanında olduğumu gördüm. Bana selâm
verdi. Hasretle boynuma sarıldı ve; "Allahü teâlâya hamd olsun
ki, perde aradan kalktı ve sevgililer kavuştu, niyet ve gayret boşa
gitmedi. Sağlığımda kavuşamadığın makamlara, vefâtımdan sonra kavuşmuş
oldun." buyurdu.
Yine kendisi anlatır: 1255 senesi Şevvâl ayının on yedisine
rastlayan Cumartesi gecesi, rüyâmda hocam Muhyiddîn-iArabî hazretlerini
gördüm. Aramızdaki uzun konuşmalardan sonra, ona, cenâb-ı Hakk'ın Esmâ-i
Hüsnâsı ile ilgili kalbime doğan bilgileri arz ettim. O da; "Çok
doğru, pek güzel!" deyince, ona; "Efendim! Hakîkatte güzel
olan sizsiniz. Çünkü bu ilimleri bana siz öğrettiniz. Siz olmasaydınız,
bu ilimleri bana kim öğretirdi?" dedim. Mübârek ellerini öptüm
ve; "Efendim! Bütün mahlûkâtı, her şeyi unutup Allahü teâlâyı
dâimî olarak hatırımda tutabilmem için bu fakîre duâ ve himmetlerinizi
istirhâm ediyorum."
diye yalvardım. O da, benim bu arzuma kavuşacağımı müjdeledi ve uyandım."
Sadreddîn-i Konevî hazretleri, bundan sonra çok büyük
mânevî derecelere yükseldiğini, mânevî âlemlerin kendisine seyrettirildiğini,
hiçbir zaman Allahü teâlâyı hatırından çıkarmadığını, bir an bile unutmadığını
Nefehât isimli eserinde bildirdi.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri hocası Muhyiddîn-i Arabî
hazretlerinin vefâtından sonra evliyânın büyüklerindenEvhadüddîn-i
Kirmânî hazretlerinin sohbetlerine kavuştu. Ondan da yüksek mânevî
bilgiler tahsîl etti. Sonra hac dönüşüKonya'ya gelip yerleşti. Orada
güzel halleri ve kerâmetleriyle çok meşhûr oldu.
Sadreddîn-i Konevî hazretleri Konya'ya geldiğinde, Çeşme
Kapısı içindeki bir mescidde imâmlık yapmaya başladı. O günlerde kendisini
kimse tanımaz ve îtibâr etmezdi. O da tanınmayı istemezdi. Bir gün
Selçuklu Sultanı Alâeddîn'e, şahdan kıymetli bir cevher hediye geldi.
Sultan, kuyumcubaşısını çağırıp cevheri süslemesini emretti. Kuyumcubaşı,
cevheri alıp giderken düşürdü. SultanAlâeddîn cevherin düştüğünü görünce,
veziri Sâhib-i Atâ'yı gönderip onu aldırdı ve bir yerde muhâfaza etmesini
söyledi.
Kuyumcubaşı dükkanına gelince, yolda cevherin düştüğünü
anladığında korkudan rengi sarardı ve feryâd edip; "Mahvoldum." dedi.
Aklı başına geldiğinde, büyük bir üzüntü içinde bu hâlini yakınındaki
câmide bulunan Sadreddîn-i Konevî'yearz etmek istedi. Sadreddîn hazretleri
onun hâlini öğrenince; "Ey kuyumcubaşı! Eğer sır aramızda kalır
da kimseye söylemezsen, cevheri bulmamız kolay olur." buyurdu.
Kuyumcu buna sevinip söz verdi. O zaman Sadreddîn-i Konevî hazretleri
bir mikdâr toprak getirtip cevherin büyüklüğünü sordu. Kuyumcubaşı
da;
"Yumurta kadar." deyince, Sadreddîn hazretleri mübârek ağzının
suyundan bir mikdâr katıp çamuru güneşte kuruttu. Çok geçmeden o toprak
parçası misli bulunmayan bir cevher hâline dönüverdi. Sadreddîn hazretleri
cevheri kuyumcuya verdi. Kuyumcu çok sevinip hemen onu Sultan Alâeddîn'e
götürdü. Sultan cevheri görünce, hayretler içinde kaldı. Vezîri Sâhib-i
Atâ'ya emredip önceki cevheri getirtti. Vezir cevheri getirip Sultanın
huzûruna koydu. Kuyumcudan bu işin sırrını açıklamasını istediler.
Kuyumcu çâresiz kalıp başından geçenleri tek tek Sultana anlatıp, Sadreddîn-i
Konevî hazretlerinin kerâmetini haber verdi. Sultan derhal hazırlanıp,
Sadreddîn-i Konevî hazretlerini ziyâret için onun mescidine koştu.
Sultanın, Sadreddîn-i Konevî hazretlerini ziyâret ettiği
mevsim, narların olgunlaştığı sonbahar mevsimi idi. Sadreddîn-i Konevî
hazretleri ona bir tas içinde nar hediye etti ve bunları götürmesini
söyledi. Sultan bu narları alıp sarayına döndü. Kaptaki narlara baktığında
her birinin mücevher hâline döndüğünü gördü. Bunun bir kerâmet olduğunu
anladı ve Sadreddîn-i Konevî'ye karşı sevgisi daha da fazlalaştı. Sonradan
bu mücevherlerle Konya iç kalesini yaptırdığı rivâyet edilmektedir.
Sadreddîn-i Konevî hazretleri Konya'da binlerce talebeye
ders verdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sa'îdeddîn-i Fergânî gibi birçok
hikmet ve tasavvuf ehli kimseler yetiştirdi. Zamânının en büyük âlimlerindendi.
Kelâm ilmindeki yeri eşsizdi. Bu ilimde birçok ince meseleleri açıklığa
kavuşturdu. Muhyiddîn-iArabî'nin "Vahdet-i vücûd" hakkında
söylediklerini ve yazdıklarını dîne ve akla uygun olarak îzâh etti.

Nasîruddîn-i Tûsî ile hikmete âit bâzı meselelerde mektuplaşmaları
oldu ve aralarındaki uzun süren münâzaralardan sonra, Nasîruddîn-i
Tûsî aczini îtirâf ederek, onun üstünlüğünü kabûl etti.Sadreddîn-i
Konevî'nin hayâtı, zühd ve takvâ içerisinde geçti. Haramlardan çok
sakınır, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasından kaçardı. Hiç kimsenin
kalbini kırmaz, dünyâ malına aslâ meyletmezdi.
Sultan Alâeddîn zamânında HâceCihân adında Konya'da
çok zengin biri vardı. Malının hesâbı bilinmezdi. Bu zenginin oğlu
Sara hastalığına tutuldu. Derdine çâre bulunamadı. Zenginin ona çâre
için başvurmadığı tabîb kalmadı. Bunun için çok para sarfetti. Lâkin
hiçbir çâre bulamadı. HâceCihân'ın yolu bir gün Sadreddîn-i Konevî
hazretlerinin dergâhına uğradı. Derdini ona açıp; "Şu dünyâda
bir oğlum vardı. O da sara hastalığına tutuldu. Ne olur bu çâresize
bir derman olun." dedi. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî hazretleri
ona oğlunun adını sordu. HâceCihân; "İsmiAlican, vâlidesinin ismi
de Hân'dır." dedi.Sadreddîn hazretleri hizmetçiden kâğıt kalem
istedi ve Eûzü besmele okuyup; "Bismillahillezî lâ yedurru maasmihî
şey'ün fil erdı velâ fis semâî ve hüvessemîul alîm. Eûzü bi kelimâtillah-it-tâmmâti
küllihâ min nefsihî ve ikâbihî ve şerri ibâdihî ve min hemezât-iş şeyâtîn." yazdı
ve duâlar etti. Hâce Cihân eve gittiğinde oğlunun sara illetinden tamâmen
kurtulmuş olduğunu gördü. Allahü teâlâya şükürler etti ve bunun kerâmet
olduğunu anlayıp, Sadreddîn-i Konevî hazretlerine karşı sevgisi arttı.
Horasan'dan bir derviş birçok yerler dolaşarak Şam'a
gelmiş ve orada Sadreddîn-i Konevî'nin yüksek hal ve kerâmet sâhibi
birisi olduğunu işitmişti. Bunun üzerine görmeden ona âşık oldu ve
Konya'ya geldi.Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin dergâhına uğradı. Derviş
dergâhta misâfir edilip, kendisine her gün nefis yiyecekler ve içecekler
ikrâm edildi. Derviş, Konevî hazretlerinin sofrasının böyle zengin
olmasına hayret etti. Oraya kim gelirse, sofra hazır olur ve istediği
yiyecekler önüne gelirdi. Herkes ihtiyâcı kadar yedikten sonra giderdi.
Bu yiyecek ve içeceklerin eksik olduğu bir gün görmedi.
Acem diyârından bir derviş birçok yerler dolaşıp birçok
kimseler görüp Konya'ya gelmiş ve Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin
dergâhına misâfir olmuştu. Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin mal ve
mülkünü, hizmetçilerinin çokluğunu görünce, içinden; "Keşke bu
kişinin bu malları kendisine ayak bağı olmasaydı da hak yolda bulunaydı.
KeşkeAcem diyârına bir gidip de oradaki evliyâ ile münâsebeti olsaydı.
Kendisi için bu ne iyi olurdu."
diye geçirdi. Bir zaman sonra bu düşüncesini Sadreddîn-i Konevî hazretlerine
açtı ve; "Ey Efendi! Siz bir Acem diyârına gitseniz oradaki âlim
ve velîlerle görüşseniz bu dünyâya bağlılığı terk edip cenâb-ı Hakk'a
kavuşursunuz." dedi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dervişin bu
sözleri üzerine; "Ey derviş! Pekâlâ, bu dediklerini kabûl ettim.
Gel gidelim." buyurdu ve birlikte Acem diyârına doğru yola çıktılar.
On beş gün kadar yol gittikten sonra derviş, hırkasını Konya'da unuttuğunu
hatırlayıp, aklı başından gitti ve yüzü üzerine yere düştü.Sadreddîn-i
Konevî hazretleri dervişin yüzüne su serpip ayılttı. Derviş; "Ey
arkadaşım! Ben dergâhınızda abdest almak için hırkamı çıkarmıştım.
Onu unutmuşum. Şimdi hatırıma geldi de ondan fenâlaştım." dedi.
Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî hazretleri ona tebessüm edip; "Ey
Acem dervişi! Dünyâ sevgisi bütün günâhların başıdır. Biz bunca mal
ve mülkü hizmetçileri geride bıraktık. Lâkin birisi hatırımıza gelmedi.
Sen ise iki paralık hırkanı terk ettiğinde aklın başından gitti." buyurdu.
Sonra o dervişi yolda bırakıp Konya'ya döndüler.

Sadreddîn-i Konevî hazretleri bir gün, Allahü teâlâya
yalvarıp; "Yâ Rabbî! Sana lâyıkı ile ibâdet, kulluk yapamadım
ve seni hakkıyla tanıyamadım. Senin lutf ve ihsânına güveniyorum. Cennet'teki
makâmımı görmek arzu ediyorum." dedi. O gece bir rüyâ gördü. Rüyâsında
kıyâmet kopmuş ve insanlar kabirlerinden kalkıyordu. Bu durumu kendisi
şöyle anlatır:
"Beni de Rabbimin huzûruna götürdüler. Allahü teâlâ
meleklere emredip; "Alın Cennet'e götürün." buyurdu. Beni
alıp Cennet'e götürdüler. Orada türlü türlü köşkler ve bahçeler vardı.
Onları seyrettim. Bir bahçe vardı ki, onun meyvesi miskti. O esnâda
bir elma mikdârı misk almak istedim ve aldım. İşte o esnâda rüyâdan
uyandım. Uyandığımda sağ elimde bir avuç misk duruyordu. O miskin kokusu
da her tarafı kaplamıştı. Bu miskin kokusu hocam Şeyh Muhyiddîn-i Arabî
hazretlerinin bana hediye ettiği hırka-i şerîfe sirâyet etti." buyurdu.
Sadreddîn-i Konevî hazretleri vefât ettiklerinde kefenine bu miskten
konulmuştur.
Bir zaman Sadreddîn-i Konevî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
ve KâdıSirâcüddîn ve başka âlim ve sâlih zâtlar Konya'nın Meram Bağlarına
gittiler. Mevlânâ hazretleri oradaki bir değirmene girdi ve uzun bir
süre kaldı. Kâdı Sirâcüddîn değirmene girdi. Sonra da Sadreddîn-i Konevî
hazretleri geldi. Değirmen taşını dinlediler. Sadreddîn-i Konevî hazretleri; "Ben
de bu taşın Allahü teâlâyı zikrettiğini, Sübbûhun Kuddûsün, dediğini
işittim." buyurdular.
Şems-i Tebrizî hazretleriKonya'ya gelince, Mevlânâ hazretleri
devamlı bununla sohbet edip, hiç dışarı çıkmaz oldu. Konya'nın ileri
gelen diğer âlimleri buna üzülüp, hep birden şehri terk ederek Denizli'ye
gittiler. Bunu duyan Selçuklu Sultânı çok üzüldü. Çünkü âlimleri seven,
onları koruyan biriydi. Bir Cumâ günü Sadreddîn-i Konevî hazretlerinden
ricâda bulunup; "Ben âlimler arasındaki şeylere karışamam. Bu
iş, pâdişâhların karışacağı bir iş değildir. Ancak Cumâ namazında âlimlerin
bulunmaması şânımıza noksanlık verir. Lütfen bunları bulup getirin!" dedi.
Sadreddîn-i Konevî hazretleri hemen katırına binerek yola çıktı. Bir
anda kendisini Denizli'de buldu. Orada âlimleri bulup; "Cumâ namazı
vakti geçmeden Konya'ya dönmemiz lâzımdır. Sultânın kalbini kırmayınız;
pâdişâhlar, Allahü teâlânın emrini îfâya memur kişilerdir. Onlara karşı
gelmek, onları üzmek hiç uygun değildir. SonraAllahü teâlânın gazâbına
uğrarsınız." buyurdu. Daha buna benzer birçok iknâ edici sözler
söyledi. Yanında evliyâdan Ahî Evren de vardı. Âlimler iknâ olur gibi
oldular. Dediler ki: "Biz teklifinizi kabûl edip gelecek bile
olsak, Cumâ vakti Konya'da bulunmamız imkânsızdır." Sadreddîn-i
Konevî de; "Siz kabûl edin, Allahü teâlâ müslümanları sevindirenleri
mahcûb etmez." buyurdu. "Âlimler teklifi kabûl edip, hemen
yola çıktılar. Birkaç günlük yolu bir anda kat edip, Cumâ vaktinden
evvel Konya'ya vardılar. Sultan Alâeddîn buna çok memnun oldu. Sadreddîn-i
Konevî hazretlerine olan sevgi ve muhabbeti daha da arttı. İslâm âlimlerine
dâimâ yardımcı oldu.
Sadreddîn-i Konevî hazretleri anlatır: "Rüyâmda
Fahr-i kâinât efendimizi gördüm. YanlarındaEshâb-ı kirâm olduğu halde
medreseyi teşrif etmişlerdi. Sofanın ortasına oturdular. Bu sırada
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de oraya gelip, uygun bir yere oturdu. Peygamber
efendimiz Mevlânâ'ya çok iltifât ettiler ve hazret-i Ebû Bekr'e dönerek; "Yâ
Ebâ Bekr! Ben, Celâleddîn ile, diğer peygamberlerin arasında öğünürüm.
Çünkü onun öğrendiği ilim, işlediği amelin feyz ve nûru ile, ümmetimin
gözleri aydın olur. O benim oğlumdur." buyurdular. Mevlânâ'yı
sağ tarafına oturttular. Peygamber efendimiz bu rüyâ ile talebelerinden
Mevlânâ'nın derecesinin yüksekliğine işâret buyurdular. Bu durumu diğer
talebelere anlattım ki, onun hatırını gözetip ilminin yüksekliğini
anlasınlar."

Bir gün büyük bir ilim meclisi kurulmuş ve Konya'nın
büyükleri orada toplanmışlardı. Sadreddîn-i Konevî hazretleri de orada
bir seccâde üzerinde oturuyordu. Mevlânâ içeri girince seccâdeye oturmasını
teklif etti. Bunun üzerine Mevlânâ; "Sizin seccâdenize oturursam,
kıyâmette bunun hesâbını nasıl verebilirim?" dedi. Sadreddîn-i
Konevî hazretleri de; "Senin oturmada fayda görmediğin seccâde
bize de yaramaz."
deyip, seccâdeyi oradan kaldırdı. Mevlânâ, Sadreddîn-iKonevî hazretlerinden
önce vefât etti. Vasiyeti üzerine, cenâze namazını Sadreddîn-i Konevî
hazretleri kıldırdı.
Ömrünü Allahü teâlânın kullarına hizmet etmekle, ilim
ve edep öğretmekle geçiren Sadreddîn-i Konevî hazretleri duâlarında:
"Yâ Rabbî! Kalbimizi senden başka şeye yönelmekten
ve senden başkasıyla meşgûl olmaktan temizle. Bizi bizden al, bizim
yerimize bizi kendinle doldur. Bizi başkalarına ve şeytana oyuncak
yapma. Bize nûr bahşet. Duâlarımızı çabucak, kendi istediğin şekilde
kabûl buyur. Sen işitensin. Sen bize yakınsın. Sen duâlara icâbet edensin." buyururdu.
Sadreddîn-i Konevî hazretleri vefât ettiğinde cenâze
namazı büyük bir kalabalık tarafından kılındı. Vasiyetine uyularak
kabri üzeri kapatılmayıp, açık bırakıldı.
Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin kabrini ziyâret edenler,
onun feyzlerinden istifâde ederler. Onu vesîle ederek yapılan duâlar,
bi-iznillah kabûl olur. Sıkıntıda kalanlar ondan yardım isteseler,
Allahü teâlânın izniyle rûhâniyetleri imdâda yetişir.
1899 senesinde Sultan İkinci Abdülhamîd Hân, şahsî parasıyla,
Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin câmiini ve türbesini îmâr ve ihyâ
edip canlandırdı.
Türbesine hizmet edenlerden biri rivâyet etti: "Zamânın
devlet erkânından yüksek rütbeli bir subay türbeyi ziyârete geldi.Câmide
namazı kıldıktan sonra, Sadreddîn-i Konevî'nin nefsini terbiye etmek
için yaptırdığı çilehânesini ziyâret etmek istedi. Kapısını açtık.
Yalnız bir kişinin namaz kılabileceği büyüklükteki, feyz, bereket,
huzûr ve saâdet mekânı olan çilehâneye girdi. Uzun bir secdeden sonra
cenâb-ı Hakk'a yalvarmaya başladı. Daha sonra kabr-i şerîfin yanına
Sadreddîn-i Konevî'nin huzûruna gelip, Allahü teâlâya, onu vesîle ederek
uzun bir duâ etti. Biz de âmin dedik. Duâ bitince bize dönerek; "Bizler,
ellerimizdeki silâhlar ve diğer askerî güçlerimizle, memleketimizin
görünürdeki bekçileriyiz. Fakat huzûrunda bulunduğumuz Sadreddîn-iKonevî
ve onun emsâli olan büyükler, bu memleketin hakîkî kumandanlarıdır.
Allahü teâlânın yardımı ve bunların mânevî destekleri olmadıkça, bizim
görünürdeki güç ve kuvvetimizin hiçbir tesiri olamaz. Onun için biz,
bir memlekete vardığımız zaman, önce o memleketin mânevî kumandanlarını
ziyâret ederiz." dedi.

Konevî Câmiine devamlı gelenlerden biri anlatır: "Sadreddîn-i
Konevî'yi iki defâ rüyâmda gördüm. İlk gördüğüm gecenin gündüzünde,
bir iş yüzünden birçok kimsenin kalblerini kırmış, onları çok üzmüştüm.
Rüyâmda heybetli bir şekilde görünüp bana buyurdu ki: "Kimseyi
üzme, kimsenin kalbini kırma, kalb kırmaktan çok sakın." Bu ihtar
bana çok tesir etti. Bundan sonra kimsenin kalbini kırmamaya, herkesle
iyi geçinmeye çalıştım.
İkinci rüyâm da şöyle oldu: İlk rüyâmdan sonra artık
devamlı onun kabrinin bulunduğu câmiye gitmeye başladım. Câminin ve
türbenin tâmiratı, bakımı ve temizliği ile uğraşıyordum. Bir gece rüyâmda
bana güler yüzle görünüp;
"Hizmetlerinden memnunum. Allahü teâlâ bu hizmetlerini karşılıksız
bırakmaz." buyurdu. Bu ikinci rüyâdan sonra Sadreddîn-i Konevî'ye
karşı sevgi ve muhabbetim daha da arttı. Bütün günümü, câmi ve türbenin
işleriyle geçirmeye başladım.
Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin Nüsûs, Hukûk, En-Nefehât-ül-İlâhiyye,
Mefâtîh-ül-Gayb, Fâtiha Tefsîri, Şerhu Ehâdîs-i Erbaîn gibi eserleri
vardır.
FAKR NEDİR?
Bir defâsında Mevlânâ hazretleri Sadreddîn-i Konevî
hazretlerinin dergâhına gitmişti. Karşılıklı durmuşlar, hiç konuşmuyorlardı.
Bu sırada Sadreddîn Konevî'nin hizmetini gören dervişlerden olan Hacı
Mâruf Kâşifî içeri girdi. Bu hizmetçi defâlarca yaya olarak hacca gitmişti.
Pekçok velînin sohbetinde bulunmuştu. İçeri girince, Mevlânâ hazretlerine; "Fakr
nedir?" diye bir suâl sordu. Fakat hiç cevap vermedi.Bunun üzerine
tekrar; "Fakr nedir?" diye sordu. Yine cevap vermedi. Tekrar
tekrar sorunca, Mevlânâ hazretleri kalkıp gitti. Bunun üzerine Sadreddîn-i
Konevî huzursuz olup; "Ey pîr-i ham! Neden vakitsiz suâl sorarsın?
Sordun cevap verdiler. Tekrar neden sordun?" deyince, derviş; "Ne
cevap verdiler?" dedi. "Fakrın târifini yaptı. O; "Allahü
teâlâyı tanıyınca, dil tutulur." hadîs-i şerîfi gereğince cevab
verdi. Şimdi lâyık olan şudur ki, derviş, şeyhi huzûrunda tam bir teslimiyetle
bulunmalıdır..."

SON VASİYET
Sadreddîn-i Konevî hazretleri ömrünün sonlarına doğru
şöyle vasiyette bulundu:
"Rabbime hamd eder, Resûlullah efendimize salât
ü selâm ederim.
Ben yakînen inanıyorum ki, Cennet ve Cehennem haktır.
Amellerin tartılacağı mîzân haktır, doğrudur. Ben bu inançla yaşadım
ve bu îmânla vefât ediyorum.
Sevdiklerim ve talebelerim vefâtımın ilk gecesinde Allahü
teâlânın beni her türlü azâbdan bağışlaması ve kabûl etmesi niyetiyle,
yetmiş bin kelîme-i tevhîd yâni Lâ ilâhe illallah diyerek tevhîd okusunlar.
Defnedildiğim gün kadın, erkek, fakir, kimsesiz ve düşkünlere
kör ve kötürüm olanlara bin dirhem sadaka dağıtılmasını vasiyet ediyorum.
Bekâr olanlarınız Şam'a hicret etmeye çalışsın. Çünkü
yakında buralarda bir takım fitneler zuhûr edecek ve çoğunuzun rahatı
kaçacak ve size söylediğimi hatırlayacaksınız. Ben işimi cenâb-ı Hakk'a
havâle ediyor ve O'na bırakıyorum. Dostlarım duâlarında beni hatırlasın
ve bana her türlü haklarını helâl etsinler. Benim bıraktığım bilgiler
de onlara helâl olsun.
Allahü teâlâdan kendim ve sizin için mağfiret diliyorum.
Yâ Rabbî bana mağfiret et. Şüphesiz sen merhâmet edicisin."
(Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin; "Yakında öyle
bir fitne kopacak ki, çok kimseler bu zulümden kurtulamayacaktır. Onun
için, evlenmeyen kimseler bundan sonra Şam'a gidebilirler." sözleriyle,
Moğolların Selçuklu Devletini yıkacaklarını ve çok zulüm edeceklerini
işâret etmişlerdir.)

MÂNEVÎ KUMANDAN
Mevlânâ hazretleri, Sadreddîn Konevî'den,
Önce göç etmiş idi, bu dünyâ âleminden.
Cenâze namazını, vasiyet gereğince,
Sadreddîn-i Konevî, kıldırmak isteyince,
Birden bire ağlayıp, kendinden geçti, fakat,
Bu hâlinden hiçbir şey, anlamadı cemâat.
Kendine geldiğinde, kıldırdı namazını,
Sonra suâl ettiler, ona, ağlamasını.
Buyurdu:
"Namaz için, geçtiğimde ileri,
Gördüm saf saf dizilen, binlerce melekleri.
Peygamber efendimiz, îmâm olmuş onlara,
Cenâze namazını, kılarlardı o ara."
Sadreddîn Konevî'ydi, ona hoca ve üstad,
Mevlânâ'dan sonra da, o etti Hakk'a vuslat.
Onu vesîle edip, duâ etse bir kişi,
Allah'ın izni ile, hâsıl olur her işi.
O zamanlar orduda, yüksek rütbeli bir zât,
Sadreddîn Konevî'nin, kabrine geldi bizzat.
Ziyâret eyliyerek, duâ etti bir nice,
Sonra da cemâate, hitab etti şöylece:
"Her ne kadar orduda, kumandan isek de biz,
Memleketin zâhirde, olan bekçileriyiz.
Ve lâkin Sadreddîn-i Konevî gibi zevât,
Bu devletin hakîkî, bekçileridir bizzât.
Biz böyle velîlerin, mânevî desteğiyle,
Kuvvetli oluyoruz, Allah'ın izni ile.
Bunun için ilk defâ, bir yere gelince biz,
Önce bu velîleri, ziyârete gideriz,
Her ne kadar kumandan, isek de günümüzde,
Mânevî kumandanlar, onlardır önümüzde."
Bir mümin de bu zâtın, kabrine sık giderdi,
Onun feyz ve nûrundan, istifâde ederdi.
Bir gün haksız olarak, bâzı müslümanları,
İncitip üzmüş idi, bir sebepten onları.
Gördü gece rüyâda, Sadreddîn Konevî'yi,
Buyurdu ki: "Evlâdım, incitme hiç kimseyi.
Bu, Kâbe'yi yıkmaktan, günahtır daha fazla,
Onun için kimsenin, kalbini kırma aslâ."
Öyle tesir etti ki, ona bu bir nasîhat,
İncitmedi kimseyi, ömrü boyunca bu zât.
İstanbul'dan Konya'ya, gitmiş idi biri de,
Lâkin bir sıkıntısı, var idi o günlerde.
Konya'daki dostuna, anlatınca derdini,
Dedi ki: "Ziyâret et, Konevî'nin kabrini.
Onun vesîlesiyle, duâ eyle Rabbine,
Hallolur bu sıkıntın, o zâtın hürmetine."
O da, bu mübâreğin, türbesine giderek,
Duâ etti bu zâtı, vesîle eyleyerek.
Sonra da İstanbul'a, Konya'dan çıktı yola,
Lâkin kısa bir müddet, Bursa'da verdi mola.
Henüz vâsıl olmadan, İstanbul'a bu kişi,
Bursa'dayken bir gece, hâlledildi o işi.
İşin çabukluğuna, kendi de hayret etti,
Dedi ki:"Hakîkaten, serî imiş himmeti."
O, Kur'ân-ı kerîmden, okusa her ne zaman,
Onun dahi rûhuna, gönderir muntazaman.
Sadreddîn-i Konevî, hürmetine İlâhî,
Cümle sıkıntılardan berî kıl bizi dahi.

ESERLERİ
Sadreddin Konevî Hz. , yaklaşık olarak 1210 tarihlerinde
Malatya’da doğmuş, 1274 tarihinde ise Konya’da vefat etmiş, tasavvuf
düşüncesine kazandırdığı boyutlarıyla ve özellikle tasavvufun kendisinden
sonraki gelişimine etkileriyle “dönüm noktası” diye nitelenebilecek
bir mutasavvıf-düşünürdür. Konevî Hz.’nin tasavvuf ve genel anlamda
İslam düşüncesi tarihindeki önemi iki noktada odaklaşmıştır: Bunlardan
birincisi, sufilerin keşif ve müşâhedelerini değerlendiren bir genel
referans çerçevesi diye isimlendirilebilecek bir “miyar” ve “ölçü”
arayışıdır. Böylelikle Konevî Hz., tasavvufa yöneltilen “sübjektiflik
(indîlik)” ve “şâirane ifadeler” suçlamasına karşı, objektif kural
ve ölçüler tespitine çalışmıştır. Söz konusu “sübjektiflik” ve “şairane
ifadeler” suçlaması mutasavvıf Davud el-Kayseri tarafından “zahir ehlinin
tasavvufa ve sufilere yönelik suçlaması” bahsinde dile getirilmiş ve
o da Konevî Hz ’nin bir takipçisi olarak bu sübjektifliği giderecek
objektif bir “mizan” arayışına gitmiştir.
Konevî Hz., başta Miftahü’l-gayb olmak üzere bütün eserlerinde
şunu vurgular: Herhangi bir insan, “müşâhede yöntemi” üst başlığı altında
toplanabilecek tasavvufi yöntem ve riyazetlerin neticesinde hakikatin
bilgisine ulaşabilir. Bu noktada Konevî Hz., hiçbir kuşku duymaz. Böylelikle
Konevî Hz., “nazar” ve “istidlal”in özünü oluşturduğu akılcı araştırmanın
yanında müşâhede yöntemini ikinci bir yöntem olarak açıkça savunur.
Üstelik bu yöntemin ilkine göre daha yetkin olduğunu ve geniş imkanlar
sağlayabileceğini iddia eder. Konevî Hz.’nin bu tavrı, kendisini “tasavvuf”
geleneğine bağlayan ve onu bir “sufi” kabul etmede herhangi bir kuşku
duymaya mahal bırakmayan yönüdür. Başka bir ifadeyle Konevî Hz., hemen
her mutasavvıf gibi, Mutlak’ın bilgisinin riyazet ve mücahede ile elde
edilebileceğini belirtirken tam bir “mutasavvıf” olarak konuşmaktadır.
Konevî Hz.ni kendisinden önceki sufilerden ayıran ve
ona bariz bir hususiyet kazındıran şey ise, bu mücahede ve mükaşefeler
sonucu elde edilen verilerin değerlendirilmesiyle ilgili görüşleridir.
Bu noktada Konevî Hz.’nin tavrını anlayabilmek için meseleyi şöyle
formüle etmek mümkünüdür: Herhangi bir şekilde ilhamın veya keşfin
mümkün olduğunu kabul ettiğimizde –ki müşâhede yönteminin varlığını
kabul bu neticeyi istilzam eder- bu durumda bir insanın sübjektif kabulüne
ve değerlendirmesine bağlı bir şeyden, bir objektif sonuç nasıl çıkarabiliriz?
Ya da, insanların kendi kabiliyet ve yeteneklerine göre farklı ilhamlara
ulaşabileceklerini var saydığımızda, ilham ve keşiflerde “doğru” ile
“yanlışı” nasıl ayırt edeceğiz, ilhamlar arasındaki görüş ayrılıklarını
nasıl uzlaştıracağız?
Konevî Hz., bu noktada bir “miyar” ve “mizan” arayışından
söz eder. Bunu yapabilmek için de, öncelikle müşâhede yönteminin kullanıldığı
alanı bir “bilim” olarak inşa etmeye girişir. Bu sayede, kaynağı itibariyle
sübjektif bir bilgiden objektif bir sonuç çıkartmaya çalışırken, öte
yandan bu bilginin sahiplerinin de kendi bilgilerini kritize edebilecekleri
ölçüler tespit eder.
Konevî Hz., söz konusu ilmi “ilm-i ilahi” diye isimlendirir.
İlm-i ilahi, bilindiği gibi, ma-ba’de’t-tabia ya da ilk felsefe diye
isimlendirilmiş metafiziğin bir adıdır. İbn Sina ya da Farabi gibi
düşünürler bu ismi metafizik anlamında kullandıkları gibi, Konevî Hz.’nin
de bu isimlendirmeyi benzer bir gayeyle kullandığını görmekteyiz. Bu
nokta Konevî Hz.’nin özellikle İbn Sina olmak üzere İslam filozoflarıyla
etkileşim içinde olduğu ana noktadır. Başka bir ifadeyle Konevî Hz.,
mensuplarını “muhakkikler”, “efrad”, “kamillerin seçkinleri” gibi isimlerle
ve vasıflarla nitelediği ilm-i ilahi’yi öncelikle İslam filozoflarının
bu bahisteki görüşlerinden hareket ederek inşa etmeye girişir. Bunu
yaparken de, İslam filozoflarının bir şeyin “bilim” diye nitelenmesinin
asgari şartları diye ele aldıkları, ilmin mevzuu, mebadisi ve mesailini
dikkate alır.
Konevî Hz’nin bu bağlamdaki çabası, kelam ve fıkıh alanında
Gazali’nin ya da Fahreddin Razi’nin çabasıyla benzerlik arz eder. Başka
bir ifadeyle söz konusu düşünürlerin kelam ve felsefe arasında kurdukları
ilişkilerin bir benzerini, bu kez Konevî Hz.leride tasavvuf ve felsefe
alanında müşâhede etmekteyiz. Bu yönüyle de Konevî Hz., tasavvuf tarihinde
başka bir gelişmenin temsilcisi olmaktadır. Çünkü başta Kelabazi, Muhasibi,
Kuşeyri gibi ilk dönem sufileri, tasavvufu özellikle Eşarilik olmak
üzere Sünni kelam ile irtibatlandırmaya ve kelamın görüşleriyle sufilerin
görüşleri arasındaki uyum ve benzerliklere dikkat çekmeye özen göstermişken,
Konevî Hz. pek çok ifadesinde kelamcıları eleştirip, öncülüğünü İbn
Sina’nın yaptığı İslam filozoflarından övgüyle söz eder. Gerçi özellikle
Fatiha Tefsiri ve el-Müraselat’ta tezahür eden ve Konevî Hz’nin Gazali
gibi bir felsefe eleştirmeni olarak nitelenmesine yol açabilecek çeşitli
görüşleri vardır. Üstelik, bu yönüyle Konevî Hz. Gazali ile karşılaştırılmıştır.
Ancak her iki düşünürün felsefe eleştirisi karşısındaki tavırları incelendiğinde
Konevî Hz. ile Gazali arasında bu konuda ciddi farkların bulunduğu
görülür.
Bununla birlikte Konevî Hz., bir konuda okuyucusunu ısrarla
uyarır: Bu da, yaptığı işin kesinlikle bir felsefe olmadığıdır. Bu
ikazı sadece kendisi için değil, felsefenin bahislerini ele alan bütün
sufiler için geçerlidir. Nitekim bu ikazın bir benzerini İbnü'l-Arabî
Hz’de görmekteyiz. O da, sufilerin felsefe ile ortak konulardan bahs
ettiklerinde ya da bu konularda ortak kavramları kullandığında er ikisinin
aynı şekilde değerlendirilmemesi gerektiği konusunda okuyucusunu ikaz
eder.
Böylelikle Konevî Hz., bir “bilim” olarak inşa ettiği
“ilm-i ilahi”’de sufilerin ilham ve keşiflerini değerlendirebilecekleri
kriter ve ölçüler tespit eder. Gerçi, ilk tasavvuf eserlerinde de bir
kriter arayışı kendisini gösterir. Nitekim bizzat bu gibi eserlerin
yazılması bile bu arayışın bir neticesidir. Ancak, daha önce de belirttiğimiz
gibi, ilk eserlerde bu tavır ya “Kuran ve Sünnete” ya da Sünniliğe
uygun olmak gibi genel ifadelerle ve özellikle Sünni-kelam ve fıkıh
ölçüleriyle tespit edilmiştir. Konevî Hz. ise, ilk kez bu kadar açık
bir üslupla, herhangi bir nassı doğrudan zikretmeden felsefi önermelerden
söz etmektedir. Söz gelişi, ilk eserlerde insanların istidatlarının
gereğini yapmalarını anlatmak için “Herkes yaratılışının gereğine göre
amel eder” mealinde bir ayet delil gösterilirken, Konevî Hz. özü gereği
mutlak bir olan Tanrı’dan alemin sudurunu ifade ederken filozofların
meşhur “Bir’den bir çıkar” ilkesinden hareket eder. Böylelikle Konevî
Hz, ilkelerden ve genel kaidelerden hareket ederek, bir mizan ve “miyar”
arayışına gider.
Konevî Hz.nin tasavvuf tarihindeki ikinci önemli yönü
ise, tesirleridir. Belki de hiç bir sufi, entelektüel tasavvuf tarihinde
Sadreddin Konevî Hz. kadar etkili olmamıştır. Bunun bir istisnası olarak
İbnü'l-Arabî Hz. kabul edilebilir. Ancak Sadreddin Konevî Hz.nin eser
ve yorumlarının İbnü'l-Arabî Hz.nin anlaşılmasındaki rolü dikkate alındığında
İbnü'l-Arabî’nin tesirinde de Konevî Hz.nin azımsanmayacak tesiri olduğu
görülür. Konevî’nin İbnü'l-Arabî’nin görüşlerinin anlaşılmasındaki
katkısı Abdurrahman Cami tarafından dile getirilmiştir: “Şeyh Sadreddin
Hz. Şeyh(in sohbet ve hizmetinde terbiye gördü. Vahdet-i vücûda dair
görüş ve sözlerini akla ve şeriata uygun gelecek tarzda Şeyh’in maksadını
iyice anlamış olarak güzelce yorumlamıştır. Onun bu konudaki araştırma
ve yorumlarını görmeksizin meseleyi gereği gibi anlamak mümkün değildir.”
Konevî Hz.nin kendisinden sonraki entelektüel tasavvuf
üzerindeki etkisi, özellikle bir yazı dilinin ve üslubunun gelişiminde
kendisini gösterir. Gerçekten de başta ilk Fusûsu'l-Hikem şarihi Müeyyüddin
el-Cendi, İbnü’l-Fariz’in kasidesinin şarhi Saidüddin Fergani, Davud
el-Kayseri, molla Fenari, Kutbuddin İznikî vb. pek çok sufinin eserlerinde
meselenin ele alınış tarzı ve üslubu genellikle Konevî Hz.nin üslubuna
pek çok şey borçludur. Konevî Hz.nin bu alandaki tesirleri, özellikle
eserleri özerinde yazılmış şerhlerle devam etmiştir.
Konevî Hz.nin başlıca eserleri şunlardır:

1-Miftâhü’l-gayb: Sadreddin Konevî’
Hz.nin en önemli eseri bu kitaptır. Bu eserde Konevî Hz., konusunu
“Tanrı’nın alemle ve alemin Tanrı ile irtibat ve ilişkisi” diye belirlediği
“ilm-i ilâhî”nin bir “ilim” olarak inşasını ele alır. Buna göre, “ilm-i
ilâhî”, bütün ilimler gibi, konusu, meselesi, mebadisi olan müstakil
bir ilimdir; bu ilim, diğer ilimlerle belirli ilişkileri ve ortak yönleri
olsa bile, konusunun öneminden dolayı onlardan daha üstün ve önemlidir.
Bu ilimde, doğruyu yanlıştan ayırt etmemizi sağlayan ve bir anlamda
felsefede mantığın veya dil bilimlerinde Nahiv ilminin gördüğü vazifeyi
gören, “miyar” mesabesindeki kaideler vardır. Bu kaideler, şeriat,
akıl ve kesinleşmiş müşahedeler ile teyit edilmiş ve doğrulukları tecrübe
edilmiş kaidelerdir.
Konevî Hz., bu kaideleri en kapsamlı olarak bu eserinde
zikreder ve ardından da bu kaidelere göre “ilm-i ilâhî”nin temel meselelerini
-sürekli kaidelere atıf yaparak- ortaya koyar.

2- en-Nefehâtü’l-ilâhîyye: Konevî Hz.nin
“varidat”ı diye isimlendirebileceğimiz bir eseridir. Bu eserde Konevî
Hz., bir yandan kendi ruhsal gelişimini ve manevi tecrübelerini açıklayan
ifadelere yer verirken, öte yandan “Miftahü’l-gayb”da ortaya konulan
ana fikri ilham ve keşifleriyle destekleyen açıklamalarda bulunur.
Ayrıca, bu eser Konevî Hz.nin gerek kendi hayatı ve gerekse de İbnü’l-Arabî
Hz. ile ilişkisi hakkında en fazla bilginin bulunduğu eseridir.

3- el-Fukûk fi-kelimât-ı müstenidât-i Fusûsi’l-hikem: İbnü’l-Arabî
Hz.nin Fusûsu’l-Hikem’i üzerinde yazılmış kısa, fakat önemli bir şerhtir.
Konevî Hz., bu şerhi yazmasının nedenini şöyle açıklar: “Bu insanlar
(: muhakkik dostları), bana, bu Fusûsu’l-Hikem kitabının mühürlerini
çözmemi, kaynağının sırrını açıklamamı, kapalı ifâdelerini açıklamayı
temin edecek kilidini açmamı önerdiler. Tahakkuk sahibi olduklarını
bildiğim için ve onların irşatlarıyla yaratıcılarına yakınlaşmak için,
bu önerilerini kabul ettim. Bununla beraber, bu kitabın girişinden
başka bir bölümünü İbnü’l-Arabî’nin neşvesine göre şerh etmek istemedim.
Fakat Allah bereketi ile beni rızıklandırdı. Bu rızık, İbnü’l-Arabî’nin
muttali olduğu şeyi bilmede ortaklık, ona açıklanan şey ile müşerref
olmak ve sebep ve vâsıta olmaksızın, ilâhî inâyet ve zâtî rabıta ile
Allah’tan bilgi almaktır.”

4- el-Mürâselât: Sadreddin Konevî Hz.
ve Nasireddin Tusi arasında çeşitli metafizik bahisleri üzerindeki
mektuplaşmalardan oluşan bir eserdir. Bu eserde Konevî Hz., özellikle
İbn Sina felsefesi olmak üzere, filozofların çeşitli meselelerdeki
görüşlerine eleştiriler yöneltir ve buradan hareketle felsefenin ve
aklın imkanlarını tartışır. Konevî Hz., buradaki fikirlerini bütünüyle
diğer eserlerinde tekrarlamıştır ve bu yönüyle mektuplardaki ifadeleri,
diğer eserlerinin bir devamı niteliğindedir.

5- “en-Nusûs fi-tahkîk-i tavri’l-mahsûs: Konevî
Hz.nin hacim bakımından küçük olmakla birlikte, üzerinde yazılan şerhlerin
de gösterdiği gibi, etkili kitaplarından birisidir. Bu eserde, “nas”
diye isimlendirdiği her bir bahis altında “varlık” ile ilgili çeşitli
konuları ele alır.

6- Kırk Hadis Şerhi: Konevî Hz., bu
kitabı yazmasının nedenini “Ümmetimden kırk hadis ezberleyen kimse
fakih olarak haşredilir” hadisine göre, kırk hadis derleyen alimlerin
adetine uymak olduğunu belirtir. Bununla birlikte, yirmi sekiz hadise
kitabında yer vermiştir ve -sadece bir nakil olmamak için de- bu hadisleri
tasavvufi açıdan yorumlamıştır.

7-Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ: İlahi isimler,
Tanrı’yı bilmemizi sağlayan ve Tanrı-alem ilişkilerini mümkün kılan
şeylerdir. Bu itibarla, Konevî Hz.nin “ilm-i ilâhî” diye isimlendirdiği
ilim, bir anlamda isimlerin bilgisidir. Bu eserinde Konevî hz., doksan
dokuz ilâhî ismi açıklar.

8-Tebsiratü’l-mübtedî ve tezkiretü’l-müntehî: Farsça
bir risaledir. Risale’nin içeriği, girişte şöyle açıklanmıştır: “Bu
risâle, usûl-i maarif ve kavâid-i tavr-i velâyet beyanında bir kaç
kelimeden ibarettir ki, perde-i gaybdan cilve-nümâ ve hurûf ve elfaz
kisvesiyle peydâ olmuştur. Ta ki, arif kimselere “tezkire” olarak mütalaasından,
tâliplere istirşad tarîkiyle zabt ve hıfzından menfaat-bahş ola! Bu
kelimâta “Tebsırâtü’l-Mübtedi ve Tezkiretü’l-Müntehi” namını verdim.
Hülasası, bir mukaddime, üç misbah ve bir hatimeyi müştemildir. Vallahü’l-müsteân
ve aleyhi’t-tüklan!” (Ahmet Remzi Koryürek tercümesi).

9-Fatiha Tefsiri: İ’cazü’l-beyan fi-te’vili Ümmi’l-Kur’an:
Fatiha Tefsiri, Sadreddin Konevî Hz.nin en hacimli eseridir;
bu yönüyle eser, Konevî Hz.nin bütün eserlerinde ele almış olduğu belli
başlı bütün konulara dair fikirlerini içermektedir.
Eser, iki ana bölümden meydana gelmektedir. “Giriş” diye
tercüme ettiğimiz birinci kısımda Konevî Hz., genel olarak eseri yazmasının
nedenini, eserinin içeriğinde bulunan konuları ve eserindeki üslubu
hakkında bilgiler verirken, ardından bilgi görüşünü ortaya koyan çok
önemli meseleleri ele alır. Bu bağlamda Konevî Hz., hakikate ulaşmada
temelde iki yöntem bulunduğunu belirtir: Bunlardan birisi, nazarî deliller
ve kıyaslardan hareket ederek, gerçeğe ulaşma çabasıdır ki, Konevî
Hz., bunu “burhan yolu” diye isimlendirir. İkinci yöntem ise, kalbin
arındırılması, ruhun güçlendirilmesi ile Hakka sülük etmekten ibaret
olan sûfîlerin kullandıkları yöntemdir; Konevî Hz., bunu da “müşahede”
yöntemi diye isimlendirir.
Konevî Hz., bu bölümde her iki yöntemi tahlil eder ve
salt aklın mutlak gerçeğe ulaşmasının mümkün olmadığını ileri sürer
ve bunun nedenlerini gösterir. Konevî Hz., “ehl-i nazar”ın kullandıkları
yöntemlerden birisi olan “cedel”e ise, daha fazla tepki ve eleştiriyle
yaklaşır; Ona göre, “cedel” sadece nebevî bilgilere veya sûfîlerin
tecrübelerine değil, bunun yanı sıra gerçek felsefeye de aykırı bir
yöntemdir. Şöyle demektedir: “Fikrî delillerde ve cedelci takrirlerde
herhangi bir fayda ve çare bulunsaydı, nebiler, resûller ve Hakkın
hüccetlerini ayakta/kaim tutan ve onların taşıyıcısı olan veliler,
bu delillerden ve yöntemlerden yüz çevirmezlerdi; bu veliler, nebilerin
ve resullerin vârisleridir.”
Konevî Hz., burhan yönteminin özellikle metafizik alanda
başarısızlığını ortaya koyduktan sonra, müşahede yöntemini ve bununla
ilgili çeşitli meseleleri ele alır. Bu noktada Konevî Hz.nin üzerinde
durulması gereken yönü, bir yandan -eksiklerine rağmen- burhan yöntemini
hakikate ulaştıran temel yöntemlerden birisi olarak görürken, öte yandan,
“müşahede” yöntemini burhan yönteminin karşısına koymuş olmasıdır.
Eserin ikinci kısmı ise, Fatiha Suresinin yorumlanmasıyla
ilgilidir. Bu bölüm de, çeşitli kısımlara ayrılmıştır. İlk olarak,
“Besmele” cümlesinin açıklandığı bir bölüm vardır. Bunun ardından Fatiha
suresinin birinci kısmı gelmektedir. Konevî Hz., Fatiha suresini üç
kısımda mütalaa eder ki, bu taksim -bazen atıf yaptığı gibi- bir kutsi
hadise dayanmaktadır. Bu hadise göre, namaz suresi olan Fatiha suresi,
Hakka ait bölüm, kula ait bölüm ve hem Hakka ve hem de kula ait bölümler
olmak üzere, üç kısımdan oluşmaktadır. Hadis, şöyledir: “Ben namaz
suresi olan Fatiha suresini, benim ile kulum arasında taksim ettim.
Yarısı bana aittir ve yarısı kuluma aittir. Kuluma diledikleri verilecektir.”
Buna göre, surenin birinci kısmı, “Hakka ait kısımdır.”
Bu kısımda, Konevî Hz., başta hamd kavramı olmak üzere Tanrı ile ve
O’nun mevcutlara varlık vermesi ve onları çeşitli varlık mertebelerine
izhar etmesiyle ilgili konuları ele alır.
Fatiha suresinin ikinci kısmı ise, “Ancak sana ibadet
eder ve senden yardım dileriz” âyetidir. Bu kısımda Konevî Hz., ibadet
ve Hak ile kulları arasındaki ilişkileri ele alır.
Son kısım ise, kulların Allah’tan talepleri ve duaları
ele alınır. Bu kısımda ise, hidâyet kavramı, saadet, şakilik, gazap,
gazap türleri vb. konular ele alınır. Son olarak bir bölümde ise, Konevî
Hz. eserindeki ana fikirleri özetler.
http://www.izyayincilik.com/yazar/k8.html
1) Nefehât-ül-Üns; s.632
2) El-A'lâm; c.6, s.30
3) Miftâh-üs-Se'âde; c.1, s.451, c.2, s.121, 212, 451, 452
4) Tabakât-üş-Şâfiîyye; c.8, s.45
5) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.133
6) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.203
7) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.130
8 ) Tezkiret-ül-Huffâz; c.4, s.1491
9) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.9, s.43
10) Kâmûs-ül-A'lâm; c.4, s.2944
11) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1137
12) Regâib-ul-Menâkıb, Süleymâniye Kütüphânesi,Hacı Mahmûd Kısmı, No:
4618
13) Sefînet-ül-Evliyâ; s.68
14) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.9, s.247