Akademik
Yazılar ve Tez
Listesi
Cemâl
Tecellîsi ve Nizâm
: Ilâhi sevgi ve dostluk düsüncesi, Muhyiddin
Ibnü'l-Arabî (ö. 638/1240)’nin eserlerinde
isledigi ana temadir.1 Ibnal-Arabiye göre ibadetin
esasi ve özü muhabbettir. Hak, mutlak anlamda,
el-Cemîl'dir ve Onun 'cemâli, varligin her
safhasina yansir. Cemâl tecellîsini Nizâm
Örneginde ele alan Seyh-i Ekber, Nizamîn da
hakikatte sadece ilâhi tecelligâhlardan bir
tecellîgâh oldugunu söyler. http://www.somuncubaba.net/pdf/98/IlahiSevgiNazariyesi.pdf
Devamýný okumak için týklayýnýz.
Vahdet-i vücud ehli Allah-alem münasebetini
izah ederken mükevvenatın nasıl yaratıldı- ğını kendi anlayışlarına
uygun olarak tarif etmişlerdir. Buna göre zat-ı ehadiyye kendi cemali-
ni, sıfat, isim ve fiillerini görmek istedi. Tecelli etti ve fiil
sıfatına büründü. Batından zahire, gaybden şehadete, vahdetten kesrete
geldi. Kendi cemalini gördü sıfat, isim ve fiillleri müşahe de etti.
DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ
VAHDET-İ VÜCÛDA DAİR HADİS-İ
ŞERİFLER
MUHYİDDİN İBNÜ’L ARABÎ
Muhyiddin Muhammed b. Ali b. Muhammed el-Arabi et-Tai el-Hatemi
(560/1165-638/1240)
17 Ramazan 560 (28 Temmuz 1164)
tarihinde Endülüs’ün güney doğusundaki Tüdmür bölgesinin başşehri
Mürsiye’de dünyaya gelmiştir.Babası Ali b. Muhammed, Abbasi halifesi
Müstencidbillah’ın kumandanı ve yöre valisi Muhammed b. Sa’d b. Merdeniş’in
hürmet ettiği bir kimseydi.Aynı zamanda meşhur filozof İbn-i Rüşd’ün
yakın arkadaşıydı.İbnü’l Arabi babasının çok Kur’an okuyan, fıkıh
ve hadis ilmiyle uğraşan takva sahibi bir zat olduğunu, Nur isimli
annesinin ise Ensar soyundan geldiğini, Fatma bintü’l Müsenna adlı
bir kadın velinin sohbetlerine katıldığını söyler.Amca ve dayılarının
da dönemin önemli sufi ve siyasi şahsiyetleri arasında bulunduğu
bilinmektedir.İbnü’l Arabi soylu bir Arap sülalesinden geldiğini
ceddinin Tay kabilesine mensup olduğunu belitmektedir.Kendisini görüşlerini
takdir edenler onun tasavvufta otorite oluşunu kendisine “Şeyhü’l
Ekber”, dini ilimlerde müceddid oluşunuda “Muhyiddin” lakaplarını
vererek ifade etmek istemişlerdir.Maliki Kadısı ve kelamcı Ebu bekir
İbnü’l Arabi’den ayırt edilebilmesi için İbn Arabi şeklinde de yazılmıştır.
Ancak kendi adını bir çok yerde Muhammed İbnü’l Arabi olarak kaydettiğinden
bu şeklin tercih edilmesi daha doğrudur. DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ
Çok yakın bir geçmisi olan Modern
Psikoloji’nin, bu kısa süreçte, insanı tanıma ve anlama noktasında
çok önemli ilerlemeler içinde oldugu herkesin kabul edebilecegi bir
gerçektir. Bununla
birlikte, henüz sistematik olarak psikoloji biliminin olusmadıgı dönemlerde
de, o günün sartlarında insana iliskin önemli kisilik çözümlemeleri
ve insanı anlama çabalarının oldugu bilinmektedir.
Bu anlamda, bir kısmı günümüze kadar gelmis olan bu baglamdaki materyallerin
önemli bir kısmının, felsefe, edebiyat, tasavvuf ve diger mistik alanlara
ait oldugu görülmektedir. Bu tarz kisilik çözümlemeleri ve insan davranıslarını
anlama çabalarında, genellikle düsünce ortaya koyanların içinde bulundukları
kendi inanç, kültür, felsefî düsünce ve tasavvufî anlayıs gibi belirleyicilerin
ısıgında degerlendirme yaptıkları görülmektedir. O günün ilim anlayısı
ve dünya görüsünün hâkim rol oynadıgı bu çalısmaların, günümüz ilim
anlayısı, metot, teknik ve teorileri ile tam bir örtüsme içinde olmasını
beklemek dogru olmaz. Modern psikolojinin tecrübeye dayalı, olgular
üzerine odaklanan
arastırmalarıyla karsılastırıldıgında, insana iliskin geçmiste kalan
bu tür yaklasımların spekülatif oldukları iddia edilebilir. Böyle bir
iddia, her ne kadar kendi içinde tutarlı ve geçerli gibi
gözükse de, kanaatimizce, geçmisin insan psikolojisi ve kisiligine
iliskin çözümlemelerinin gereksiz ve önemsiz oldugu ve Modern psikoloji’ye
hiçbir katkı saglamayacagı gibi bir yargıya varılamaz.
Her sey bir yana, böyle düsünmek için çok temel sayılabilecek iki nedenden
söz etmenin mümkün olabilecegini düsünüyoruz.
MUHYİDDİN İBNÜ’L-ARABÎ’NİN KIYAS
VE İSTİHSANA YAKLAŞIMI İslam düşünce tarihinin en renkli simalarından
olan Muhyiddin İbnü?l-Arabî sufi kimliği ile ön plana çıkmakla birlikte,
eserlerinde İslamî ilimlerin bir çok sahası ile ilgili, kendine has
görüş ve değerlendirmeler ileri sürmüş bir alimdir. Bu yazıda, İbnü?l-Arabî?nin
fıkıh ve usulle ilgili düşünceleri bağlamında, kıyas ve istihsan
kavramlarına bakışı ele alınacaktır. İbnü?l-Arabî?nin görüşlerinin
çeşitli disiplinler açısından incelenmesi, İslam düşünce tarihi için
bir katkı sayı-lacağı gibi, İbnü?l-Arabî?den önemli ölçüde etkilenmiş
olan Türk tefekkür dün-yası bakımından da bir kazanım ve zenginlik
oluşturacaktır.
ÖNSÖZ Tasavvufî düşünce, İslam
Düşünce Tarihi içerisinde diğer disiplinlerden farklı yapısıyla dikkat
çekmektedir. Bu düşüncenin genel seyri içerisinde, varlık, alem,
insan, bilgi ve dil gibi konulara farklı bir perspektiften yaklaşılmış
ve bu doğrultuda eserler kaleme alınmıştır. Tasavvufî bilgi sayesinde
bilginin imkânı, sahası ve kaynakları genişletilmiş, bilginin kaynaklarına
kalp de eklenerek mârifet teorisi geliştirilmiştir. Mahiyeti ve konusu
gereği farklı bir epistemolojik sistemde hareket edilmesi, farklı
terminoloji ve ifade şekillerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Bu sebeple de, kültür tarihimiz içerisinde felsefe, sanat, ahlak,
psikoloji... gibi farklı alanları içine alan ve üslûbu açısından
bambaşka bir özellik arz eden, oldukça zengin bir literatürle karşılaşmaktayız.
Sadruddin Ebu‘l-Meali Ishaq Muhammad
Yusuf Ali al-Konevi, who lived between the years 1210-1274 AD (1606-673
A.H) was one of the distinguished characters taught by Muhyiddin
Ibn al-‘Arabî (also known as Shaykh al-Akbar) who significantly affected
Anatolian culture and thought. This is why when Sadreddin Konevi
is mentioned, it becomes necessary to mention Muhyiddin Ibn al-’Arabî.
In Turkey however, the research or works on Sadreddin Konevi and
Ibn al-’Arabî do not discuss them in all aspects but are rather limited
and general. In this study we will try to look at the relationship
of Sadreddin Konevi and Muhyiddin Arabî in two ways.
1- Social and human
2- Intellectual
*Hüdaverdi ADAM
Rational consideration (tafakkur)
has great importance in daily life/thought life because daily life
has its existence through knowledge. However, know doesn’t mean just
a haphazard mass of information. Knowledge only makes sense through
rational consideration. Therefore, in many verses of the Qur’an man
is encouraged to give rational consideration1 and many verses end
with a reference to Intellect (aql) and Conscience.
*Hüdaverdi ADAM
Söylenen sözle,
söyleyenin maksadı arasındaki farklılık, başka bir ifadeyle zahir
ve bâtın arasındaki zıtlık, pek çok kültürde, özellikle de tasavvufta
çok belirgindir. Zahir, sadece ifadeyi ilgilendirirken bâtın, kendi
içselliğini, düşüncenin muhtevasını gündeme getirmektedir. Telaffuz
edilen kelimenin manasını anlamaya çalışan kişi, bu şekilde kelimenin
söylemek istediği şeye götüren yolun tam tersine ulaşmaktadır.
* Dr. Ahmet Cahid Haksever- Gazi
Üniv.
Muhyiddin İbn
Arabi; Hakkında Batıda ve Doğuda hem Müslümanlar hem de müsteşrikler
tarafından lehte ve aleyhte çok sayıda yayın yapılmış çok önemli
bir mutasavvıftır. O, özellikle vahet-i vücud anlayışı başta olmak
üzere, İslam Tasavvufuna Yunan,Hind,Çin felsefelerinden unsurlar
sokmakla eleştirilmiştir. Bu makale, ünlü müsteşriklerden Louis
Massignon'un ona yönelttiği eleştiriler ile bu eleştirilere Veled
Çelebi İzbudak tarafından verilen cevapları araştırıcıların ilgisine
sunmaktadır
*Yard.Doç.Dr. Zülfikar GÜNGÖR-Ankara
Üniv.
İbn Arabî (v.
640/1165), dînî ilimlerin pek çogunda kendisinden sonrakilerin
düsünce dünyâsına yön vermis ve derinden te’sir etmis bir sûfîdir.
Onun te’siri en fazla Tasavvuf alanında hissedildigi gibi, bilhassa
Tefsîr, Hadîs, Kelâm ve Felsefe gibi ilimlerde de, bir çok konuda
yaptıgı yeni yorumlar ve getirdigi yeni bakıs açıları ile kendinden
söz ettirmistir.
*Doç.Dr. Dilaver GÜRER- Selçuk
Üniv.
İbn Arabî'nin
din bilimlerinin pek çok alanında yeni, orijinal fikirleri oldugunu
ve bu sebeple gerek İslâm dünyâsında ve gerekse Doguda ve Batıda
kendisinden dâima bahsedildigini biliyoruz. Daha önce yayınladıgımız
bir makâlemizde İbn Arabî'nin din kavramına yaklasımını incelemistik.
Bu makalemizde de, o çalısmamızın devamı niteligindeki ve güncel
bir meseleyi, İbn Arabî'nin "vahdet-i edyân: dinlerin birligi" daha
dogru bir ifâde ile "dinlerin askın birligi" ve "ibâdet" kavramları
hakkındaki bâzı ifâdelerini, bu ifadelere bir bakıs açısını degerlendirmek
sûretiyle inceleyecegiz.
*Doç.Dr. Dilaver GÜRER- Selçuk
Üniv.
İslam'ın ana
ilkelerinden olup Kelam ilminin sahasına giren veya fıkhın mü'minlerden
istediği görev ve yükümlülüklerle ilgili pek çok hususta birtakım
kısa/basit izahlara ve yüzeysel genellemelerle kolayca gidilebilen
günümüz ilahiyat araştırmalarında, Tasavvuf ilminin konu edindiği
pek çok alanda görüldüğü gibi ricalü'l-gayb telakkisi de, hakkında
pek çok spekülasyon üretilen ve genellikle de eksik veya yanlış
anlaşılmadan doğan birtakım hatalı kanatlere ulaşılması mümkün
olan konulardan biridir.
*Dr. Ahmet ÖGKE- Yüzüncü Yıl Üniv.
Prof.Dr. Mustafa
TAHRALI nın danışmanlığında Mahmut Erol KILIÇ tarafından hazırlanan
Doktora tezi; sistemi, eserleri ve tesirleri bakımından, tasavvufi
düşüncede önemli bir yere sahip olan Muhyiddin İbnü l Arabi nin
varlık anlayışı üzerinedir. Tez, gerek kitap, gerekse makale türünde
oldukça zengin bir bibliyografyaya sahiptir.
*Arş.Gör. M.Mustafa ÇAKMAKOĞLU-
Erciyes Üniv.
İbnü’l-Arabî’nin düsünce sisteminin
belki de en önemli özelliklerinden biri hayale verilen önemdir. Esasında
İbnü’l-Arabî, hayalden ilk olarak bahseden bir düsünür degildir.
Kendisinden önce bir çok filozof hayalden bahsetmis ve özellikle
hayalin epistemolojik düzeyde önemine dikkat çekmislerdir. Yine birçok
çagdas arastırmacı, dînî ifade açısından hayalin önemine deginmis
ve genellikle kendi duyarlılıkları dogrultusunda, hayali sadece insan
öznesine göre degerlendirmislerdir. Dolayısıyla tıpkı ilk dönem müslüman
düsünürler gibi; edebiyat, sanat, bilim ve teknolojide yaratıcı hayal
gücünden bahseden bir çok çagdaş arastırmacı da hayalin insânî düzeyine
vurgu yaparken ontolojik statüsü hakkında pek bir sey söylememislerdir.
*Arş.Gör.M.Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU-
Erciyes Üniv.
el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Seyh-i Ekber
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin derin irfanını, döneminin dînî ve tasavvufî
kültürünü, ayrıca bizzat müellifin hayatını, ve mânevî yolculugunu
yansıtan kapsamlı bir eserdir. Fütûhât, otuz yıllık uzun bir te’lif
süresinin yanısıra, İbnü’l-Arabî’nin hayatının sonlarına dogru genis
tedris halkasında etüd edilip gözden geçirilerek tekrar kaleme alındıgı
için Seyhin son te’lifi ve adeta diger bütün eserlerinin olgunlasmıs
bir meyvesi mesabesinde olmustur. Biz bu yazımızda, öncelikle İbnü’l-Arabî’nin
hayatı hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra tasavvufî kültürümüzün
zirvesini, adeta dönüm noktasını teskil eden bu kapsamlı eseri genel
hatlarıyla tanıtmaya çalısacagız.
*Arş.Gör.M.Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU-
Erciyes Üniv.
Giriş-
Tasavvuf Dergisi okuyucularının mâlûmu üzere periyodik olarak yayımlanan
Klasiklerimiz yazı dizisinde öncelikle müellif hakkında bilgi veriliyor
ve sonra eser hakkında değerlendirmelerde bulunuluyordu. İbnü’l-Arabî’nin
meşhur eserleri Fütûhât ve Fusûs hakkında daha önce dergide değerlendirme
yazıları yayımlanmış ve bu yazılarda Şeyhü’l-Ekber’in hayatı hakkında
genel mâlûmâtlar verilmişti. Dolayısıyla İbnü’l-Arabî’nin bir diğer
önemli eseri Tedbîrât’ı konu edinen bu yazımızda İbnü’l-Arabî’nin
hayatından bahsetmek yerine doğrudan eseri tanıtmayı uygun gördük.
Şeyhü’l-Ekber’in hayatı ve hayatıyla ilgili kaynaklar hususunda
bahsi geçen yazılara1 müracaat edilebilir.
*Arş.Gör.M.Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU-
Erciyes Üniv.
Selçuklu devletinin son yıllarından
başlayarak Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren hükümran olduğu
geniş bir coğrafyayı ve altı asırlık uzun bir dönemi içine alacak
böyle bir mevzuyu, burada yeterince ele alıp işlemek mümkün olmadığı
gibi, böyle bir çalışmayı gerçekleştirebilmek de uzun yıllar sürecek
bir çalışmayı gerektirecektir. Bizim buarada yapabileceğimiz sadece
birkaç noktaya işaret edebilmek, olsa olsa konunun ehemmiyetine dikkat
çekebilmekten ibaret olacaktır.
*Prof.Dr. Mustafa Tahralı
Tasavvuf farklı dönemlerde farklı
tanım ve özellikler kazanmıştır. Fakat bütün dönemlerde ana konusu
ve hedefi hiç değişmemiştir: insanın ahlakî yetkinliği. Bu itibarla
tasavvuf, ele aldığı konularda daima doğrudan veya dolaylı olarak
Tanrı ve insan arasındaki ilişkinin geliştirilmesini hedeflemiştir.
Başka bir ifadeyle tasavvuf ele aldığı her konuyu bu genel düşüncenin
anlatımı için bir araç saymıştır. Davud el-Kayserî, tasavvufun bu
müstesna tavrını, formel ve yapısal benzerliklere rağmen onu diğer
ilimlerden ayırt eden özellik diye niteler. Tasavvufun insan merkezli
tavrı, zorunlu olarak, Tanrı’nın ana konu olması anlamına da gelir.
Böylelikle tasavvuf, özellikle altın ve zirve dönemini temsil eden
İbnü'l-Arabî ve onun takipçilerinden itibaren, Tanrı’yı tasavvufun
-Konevî’den itibaren kullandıkları deyimle ilm-i ilâhî’nin veya “Metafizik”’in-
konusu saymıştır. Bu tavır, İslamî ilimlerdeki gelişmelerin de yardımıyla,
geleneksel olarak sûfîlerin görüşlerinin yeni tasavvuf anlayışıyla
sentezlenmesinin bir sonucu idi. Öte yandan Tanrı’nın ana konu olması,
tasavvufta çok önemli bir düşüncenin gelişmesini sağlamıştır. Bu
terim, insanın bilmek ve ulaşmak istediği Tanrı tasavvuru’dur. Bu
düşüncenin en önemli kavramsal ifaresi ise, ilâh-ı mu’tekad idi.
*Dr.Ekrem DEMİRLİ