![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Bir âşık olrak ibnü’l ArabîŞeyh-ül Ekber olarak tanınan İbn Arâbî, mutasavvıflar içinde en bilinenidir. Tasavvufî düşünceye dâir bir çok eser vermiştir. Günümüze ulaşan 500 eserinin içinde belki de en uzun olanı, yeni basımda 15.000 sayfasıyla ‘Fütuhat el-Mekkiye’dir. Bu eser İbn Arabî’ye Allah, Peygamber, erenler veya Allah dostları (evliya) tarafından, ilham yoluyla verilen ilmin inanılmaz ayrıntılarını içermektedir. Eserde kullanılan sözcükler; İslâmî düşünce akımlarından, özellikle Şeriat, tasavvuf, ilâhiyat, felsefeye ait terminolojiden alınmıştır. Şeyh, birleştirici bakış açısıyla, kendi eserlerinde İslâm’ın keşfine yeni bir ışık tutarak, Kur’an ayetlerini ve hadisleri geniş bir biçimde tefsir eder. ‘Fütuhat el-Mekkiye’ beraberinde ‘İslâmda Tasavvufî Düşünce’ akımını getirmiştir. İbn Arabî kendisiyle yakın ilişkide olan pek çok kişiye de yer vererek, ilk tasavvuf üstadlarının düşüncelerine önemli bir kaynak sağlamıştır. Çalışmalarında, kendisinden önce gelen üstadların öğretilerinin ayrıntılarına indiğini ve daha önce hiç kimsenin kendisinin açıkladığı şeyleri açıklama gibi bir girişimde bulunmadığını çekinmeden söyler. Yazılı geleneksel tasavvufun zirvesini belirlemiş ve (İbn Arabî’nin anlatımındaki modern zamanlara inen üslûbu ve fikirleri) bundan dolayı onu uzak diyarlarda da takip eden felsefecileri, tasavvufçuları ve şairleri derinden etkilemiştir. Eğer bir kimse İslâm’ı tam bulamamışsa, İbn Arabî, O kimsenin Allah’a ulaşmasındaki yolun bilgelikten geçeceğinde ısrar ediyor. Tabii bu arada aşkın rolünü de ihmâl etmiyor. Aslında İbn Arabi’nin aşk üzerine fazla vurgu yapmasından dolayı Henry Corbin onu, Ahmet Gazali (i.1126) ve Rûmi (i.1273) gibi mutasavvıflarla aynı kategoriye koymuştur. 1 Fakat İbn Arabi için bilgeliğin en temel özelliği, ruhanî yolculuktur dersek belki daha âdil oluruz. Şüphesiz Allah’a âşık (mahbub) kişinin, insan-ı kâmil mertebelerinde bilgelik ve âriflik mertebelerinden daha yüce bir mertebesi vardır. Gerçi gerçek ârif aynı zamanda âşıktır ve gerçek âşık, ârifliğe yabancı değildir. Yine de İbn Arabi, âşıklardan ziyâde âriflerin vasıflarından daha çok bahseder. Fütuhat el- Mekkiye’sinde Müslümanlara, Allah aşkını anlatmak için izahatlarını muazzam detaylı hazırlamıştır. Kitabın 178. bölümü, yakın zaman tasavvufçularının, aşka ait söylemlerindeki bir çok fikrin tartışmasını içerir.2 Bu bölümün uzunca bir kısmında şeyh, âşıklara ait 45 ana sıfattan bahseder ve “Allah’ın gelin tahtının içinde âriflere tezahürünün kuralları: Âşıkların sıfatlarının açıklanması” adlı yarı bağımsız tezle bu vasıflar hakkında yorumda bulunur. Bu bir anlık bir şey değildir. Düşünün bir kere; İbn Arabiînin aşk hakkındaki yazıları akademik bir çalışma veya tasavvufî ilimlerden derleme değildir. Aksine râbıta hâlindeki deneyimlerini anlatıyor. Fakat didaktik bir dil ve doktrin (öğreti) dilini kullanır ki bu da akılcı geleneğin niteliklerindendir. Bu çalışmada ilk defa ele alınan her şeyin, ona Allah tarafından- ruhunun inkişaf ettirilmesi sonucunda verildiğinden sık sık bahseder. İbn Arabî, ilmini kendi gayret ve çalışmasıyla elde etmemiştir. Allah veya mânevi âlemlerle ilgili her şeyin hakikatleri ona doğrudan önsezilerinin meyvesi olarak verilmiştir. İlmi, ona Allah tarafından “zevk” olarak bahşedildi. Bunu bir Arap atasözüyle ifade edelim, “ Tatmayan bilemez.” Buradan çıkardığım bir diğer sonuç da: “İbn Arabî’nin eserlerindeki aşk, kitaplardan değil deneyimlerden elde edilmiştir” iddiasına, Fütuhatta ki bazı otobiyografik söylemlerin destekleyici olabileceğidir. Sözlerinin devamında: “Gerçek aşk, âşığı öyle bir mânevî hâle sokar ki artık Sevgilisinden duyduğu sözlerin dışındaki tüm sözlere sağır, Sevgilisinin yüzü dışındaki her manzaraya karşı kör ve Sevgilisinin adını anmaktan başka tüm sözlere karşı dilsizdir. Artık kalbine sevgilisine duyduğu aşktan başka bir şey sokmaz.” der. Aşkın gücü insanı öyle bir hâle sokar ki: Hayâl hazinesinin üzerine bir kilit vurur. Ve artık hayâllerinde Sevgilisinin sûretinden başkasını hayâl edemez, başka bir görüntünün öne geçmesine ya da başka sûretin oraya girmesine izin vermez. Tıpkı şairin dediği gibi : “ Hayâlin gözlerimde, sözlerin dilimde / kalbimde taht kurmuşken, nerede gizlenebilirsin” 3
Bu da bize gösteriyor ki şeyhin söylemek istediği: Kişi Allah aşkına eriştiğinde, O’nunla duyar, O’nunla görür, O’nunla konuşur. Devamında bir örnekle kendi deneyiminden bahseder. “Hayâl gücümün kuvveti öyle ki: aşkım sevgilimin sûretini, bu dünyaya bakmayan gözlerimin, önüne getirdi. Tıpkı Cebrail’in, Allah’ın Elçisine apaçık göründüğü gibi. Ona bakmamazlık edemiyordum. Bana hitap ediyordu ve ben O’nun sözlerini duyuyor, neler söylediğini anlıyordum. Beni, günlerce bir şey yiyemez durumda bıraktı. Ne zaman benim için sofra kurulsa sevgilim sofranın ucuna geliyor, bana bakıyor ve duyduğum sözler söylüyordu. Bana: “Beni seyrederken yemek mi yiyeceksin” diyordu. Yemek yiyemez olmuştum ve hiç acıkmıyordum. O beni doyuruyordu. Onu seyrederken kilo almış şişmanlamıştım. Besin kaynağım olmuştu.4 Arkadaşlarım ve ailem yemek yemediğim hâlde şişmanladığım için hayrete düşüyorlardı. Çünkü günlerce hiçbir şey tatmadan, acıkmadan, susamadan o şekilde kalmıştım. Tüm bu zaman boyunca, ister oturayım, ister ayakta durayım, hareket edeyim veya hareketsiz kalayım gözlerimin önünde hep o durmaktaydı.” 5 İbn Arabî, vahdet-ül vücud öğretisini temel alan eğitimin yapıldığı; tasavvuf felsefesindeki Tevhid’i beyan eden dergâhın kurucularındandır. Kavramlar, kesinlikle Şeyh’in çalışmalarında önemli rol oynar. Fakat onu yakından takip edenlerin eserlerinde bu o kadar önem taşımaz. Onun beyanlarını takip etmenin en iyi yolu: Kuran’daki Esma-i İlâhiye’ye iyi bakmak, ki bu bekli de Fütuhat’ın en çok tekrar edilen temasıdır. “Kâinattaki her şey Allah’ın – varlığının delili olarak- esmalarını veya sıfatlarını gösterir.” Bu öğreti Platonun teorisini şiddetle anımsatır. Kur’an bir çok ayetinde, Allah’ın merhametli ( Rahman ), her şeyi bilen ( Âlim), bağışlayıcı (Gaffar), adaletli (Adl) ve cömert ( Kerim ) gibi isimlerinden bahseder ve bunların hepsi Esma-ül Hüsna’yı vurgular. Peygamberlerin geleneğinde, 99 tane isimden bahsedilir. Bununla birlikte birçok değişik listeler teklif edilmiş fakat anlamları üzerine tam ve genel bir anlaşma olmamıştır. İbn Arabi yetkili bir makamın fikrini onaylayarak, kesin olarak 83 tane Esma-ül Hüsna’nın bilindiğinden bahseder. Fakat İlâhî isimlerin sonsuz sayıda olduğuna dikkat çeker. Ve isimlerin sonsuz tecellilerinin olduğunu, yaratılan her mahlûkatta bu tecellilerin görüldüğünü söyler. Kuran’da : “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (vech) oradadır.” buyurulmaktadır. Âlem açılır, yaşayan, işiten, konuşan, bilen, dileğen, konuşan, güçlü bir âlem hâline gelir. Kuran’da da bildirildiği gibi: “De ki: herkes kendi yaratılışına göre hareket eder.” 6 Bir kısmının üç yüzden fazla ayette geçtiği, ilâhî isimlerin öğretisinin amacını, sûfiler anlamıştır. Bu ayetlerde, Allah, kendisini insanlara iki temel yolla bildirir. Peygamber mûcizeleri, ilâhî kitaplar ya da güneş ile ay; dağlar ile çiçekler; birbirini takip eden gece ve gündüzle. Kur’an okuyan kimse Allah’ın, ne kadar sıklıkla, Merhamet ve Hikmet sahibi olduğunu doğal olaylarla örnekleyerek dikkat çektiğini bilir. Velhasıl Kur’an ayetleri bize öğretiyor ki ancak Allah ilham ederse Mukaddes ayetleri ve kâinat kitabının açıkladığı şeyleri fark edebiliriz. “Görmek için gözü olanlara…” Ayetlerle, insanlar, yeryüzünde ve insan ruhunda meydana gelen tüm fevkalâde olayların temelinde Gerçek Varlık sahibinin (Hakk) isim ve sıfatlarını anlamaya başlar. O’nu bilirler, kendilerini de bilirler ve Kendisini bildirme yollarını da bilirler. Ve en önemlisi insanlar fıtratları gereği görev, sorumluluk ve alışkanlıklarında da Allah’a yönelirler. Burada görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyen, unutkan mahlûk olan ‘insan nedir?’ ile ‘yeryüzüne, kul ve halife olmak üzere yayılmış insan nasıl olmalı?’ arasında bir tezatlık var. İşte bu tezatlık verilmek istenen mesajın özüdür. İslâm: İnsanoğlunun, Allah’ın sûretinden yaratılması ya da sıfatlarını taşıması bakımından, önceki semitik dinlerin devamı niteliğindedir. İslâm’da bunun anlamı, İnsanlar Allah’ın tüm Esmasını yansıtır. Başlangıçta bu isimler herkeste büyük ölçüde gelişme potansiyeliyle mevcuttur. Şu dünyada insanın ömrü sadece bir süreçtir. Ve bu süreç boyunca insanın içindeki Esmalar hakikate döner. İnsanı, daha nitelikli hâle getiren Esmaların uyum ve âhengi, vahiy ve ilâhî rehberlerle sağlanır. Meselâ onlar güç ve ihtişamı, merhamet ve cömertlik olmadan elde ederlerse, zulüm ve kibir onların üzerine hakim olur; bu yüzden Ahirette kızgın ateş ve kızgın zebanilerle karşılaşırlar. Ancak Esmanın mükemmel âhengiyle, insanda ilâhî sıfatlar canlanır ve ortaya çıkar. Şeyh sıklıkla insanın bu makamından (tüm Esmaları birleştiren) bahseder. Bazı bölümlerde bu metottan bahsederek ruhâni hayatı tarif eder.7 Kısacası Şeyh, Fütuhat’ta: İlâhî İsimlerden, İnsan-ı Kâmil’in nasıl olması gerektiğini anlatır. “O kişi ki erkek ya da kadın içinde var olan geniş istidâtın (Esma) temsilcisi olduğunu anlayandır.” 560 bölümden oluşan bu kitapta, bilinen isim ve sıfatların tartışması ve İnsan-ı Kâmil’de isimlerin gerektirdiği vasıf ve karakter özelliklerinin nasıl âhenk ve denge oluşturduğu yönünde birçok örnek sunmuştur. En önemli ve temel ilâhî sıfat, AŞK’tır (Muhabbet). İbn Arabî’nin projesine göre eğer insan sevgisi, bilginin yan kolu rolündeyse bunun şöyle bir açıklaması var: Allah aşkı, Kendisinin, arzu sıfatının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar. Allah bilmediği şeyi dilemez; yani bizler de hakkında bilgi sahibi olmadığımız bir şeyi sevemeyiz. Bazı sûfiler, aşkın bilgiden daha yüce olduğunu tartışırlar. Şöyle de diyebiliriz: Allah Sevgisi, Rahmetinden kaynaklanır. Varlığının kendinden olması gibi. Hadislerde ve Kur’an’da Allah’ın ‘Sevgili’ olduğuna işaret etmektedir. İbn Arabî’ye göre Allah Aşkı’nın amacı çok önemlidir: İnsanın mükemmelliğe ulaşmasındaki nitelikleri belirler. “ Bu yüzden Allah, çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever” (2:22), “Kendisine tevekkül edenleri sever” (3:159), “Allah sabredenleri sever” (3:146), “Allah iyilik ve güzellik yapanları sever” (2:195) ve “Kendi yolunda saf bağlayarak çarpışanları sever.” (61:4)8 Diğer sûfiler gibi İbn Arabî de sık sık kudsî hadislerden alıntılar yapar: “Ben gizli bir hazineydim, bilinmiyordum. Bilinmeyi istedim / sevdim ve mahlûkatı yarattım. Onlara kendimi bildirdim. Onlar da beni tanıdılar.” 9 Bu da bize Allah Aşkı’nın, dünyanın temelinde ve yapısında rol oynadığını gösterir. Farklı bir değişle Allah sevgisi, kâinata hayat verir. Kendisinin yoktan varolması ile âlemlerin yaratılışı arasındaki farkı belirler ama bu ayrımı belirleyen güç, birleşmeye yol açar. Allah Aşkı’nın kendilerine hayat verilen mahlûkat tarafından bilinmesi gerekir. Allah’ı sevmeleri ise, yaratılış amacını anlamak için çabalamalarıyla mümkündür. Mutasavvıflar, Allah’ın insana duyduğu sevgi ve insanın Allah’a duyduğu sevgi arasındaki bu hiyerarşik ilişkiyi Kuran’da görmüşlerdir. “…O, onları sever; onlar da O’nu sever” (5:54) Şeyh sık sık bütün âlemlerin -yaratıcı dışındaki her şey- ve insanoğlunun Allah’ın sûretinden yaratıldığını vurgular. Tüm âleme ve İnsanoğluna bütünüyle baktığımızda Allah’ın Esmalarını yansıttığını anlarız. Dünya, İnsan-ı Kâmil yani peygamber ve Allah dostları olmadan ruhsuz bir vücuda benzerdi. Dolayısıyla İnsan-ı Kâmil olmasaydı, dünya parçalanır, yok olurdu. Allah en mükemmel şekilde insan sûretini diledi ve insanı elleriyle yarattı. Ona âlemlerin hakikatini yani onda tecelli ettirdiği Esmalarıyla kendini bildirdi. Böylece insan Allah’ın sûretiyle ve kâinatla şekillendi. Allah, Kendisinin âlemlerin ruhu olduğunu ve her şeyin O’na hizmet ettiğini gösterdi. Vücudumuzdaki organlar ruhumuza hizmet eder, ruhumuz vücudumuzu yönetir. Bu da, ‘İnsan olmasaydı kainat olmazdı.’ya örnek olabilir.10 Şeyh’in dediği gibi bekli de kâinat, insan sûretinde hayvanlarla doludur. Fakat bu yarı-insanlar dünyadaki ahlâksızlığı önlemedikçe kâmil bir ruha erişemezler. Bu sebeple Şeyh, ‘Nakş el-Füsus’nda İnsan-ı Kâmil için ‘dünya onun ortadan kaybolmasıyla harap olmuştur.’11 Çağdaş mutasavvıflar aynı sebepten bu doğal olayı bir savaş gibi ele alırlar. Dizginsiz teknolojik büyüme ve ekolojik krizler sadece dünyanın vahşi yüzüne ait belirtiler olarak görülürler; yani insanın, Allah’ın kendisi üzerinde tecelli ettirdiği esma ve sıfatları tam anlamıyla yansıtamamasından kaynaklanırlar. Kâinattaki her bir varlığa karşılık İlâhî Varlık, insanda bütünüyle zuhûr ve tecelli eder. Çünkü insanlar Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını kendi cisminde, fiziksel ve ruhsal olarak -yaratılış mertebelerine göre- yansıtır. İnsan, Allah’ın sûretinden yaratıldığından hiçbir sevgi ruhunu doyuramaz, hatta İlâhî sevginin yansıması olan insana duyulan aşk bile. Şeyh’in dediği gibi: İnsanın sevgilisi Allah veya herhangi bir insan olursa o zaman sevgi, âşığı kuşatır. Bunların dışındaki hiçbir sevgi insanı tamamen kuşatmaz. Böyle diyoruz çünkü özüyle insan kendi sûretinde olan biri hariç hiçbir şeyin karşısında duramaz. Bir kişiyi sevdiğinde kendisinde, sevgilisininkine benzemeyen hiçbir yön yoktur. Kendini ayık tutacak hiçbir şey kalmaz. Onun dışı Sevgilisinin dışıyla, İçi Sevgilisinin içiyle mest olur. Allah’ın kendisini ‘Zâhir ve Bâtın’ (57:3) diye adlandırdığını duymadınız mı? Böylece insan kâinata ait bir şekil, bir sûret severse ancak ona uygun bir benzerlikle karşılık görür. Zâtının geri kalanı meşguliyetiyle ayık kalır. İnsanın Allah’a duyduğu aşkla tamamen kuşatılmasına gelince, bunun nedeni de onun Allah’ın sûretinden yaratılmasıdır. Bundan dolayı İlâhî Varlığın karşısında eksiksiz kişiliğiyle durur; çünkü tüm ilâhî isimler onda tecelli eder. Sevgili Allah olunca, o bu aşkta diğer bir insana karşı duyduğu aşka göre çok daha fazla yok olur; çünkü bir insanı severken sevgilisi onunla olmayınca, sevgilisi yok olur. Oysa sevgilisi Allah ise her zaman O’nunla beraberdir. Sevgiliyi görmek vücudu besleyen ve büyüten bir gıda gibidir. Sevgiliye temas ettikçe sevgisi de o kadar artar. Âşıklara özgü bu durumdan dolayı O’nu seyretmeye doyamazlar. Yanan arzuları, şevkleri onlardan asla alınmaz. Onu müşahede ettikçe, O’na duyulan kavuşma arzusunda erimeye başlarlar; bu da âşıklara Allah katından bir hediyedir. Eğer âşığın sevgisinde herhangi bir akıl kırıntısı kalmışsa o akıl, aşığı Sevgilisinden alıkoyar, başkasını düşünmeye fırsat verir. Bu sevgi saf ve gerçek değil ancak nefsindendir. Bir sûfi şöyle demiştir: “Akıl ile irade edilen sevgide hayır yoktur” 12
Eğer insan birkaç isimle Allah’ı severse, İlâhî sûretlerin kendisinde olan potansiyelini yaşayamaması, bu isimlerin dengede ve uyum içinde olması gerektiğini ihmâl etmesinden kaynaklanır. Daha önce de vurguladığım gibi tüm yaratıklar Allah’ın isimlerini yansıtırlar; fakat insanoğlu dışındakiler – hatta melekler bile- tamamını değil sadece bir kaçını yansıtabilir. Bir kimse Allah’ı sadece yaratıcısı olduğu için değil de O’nu nimet veren (Rezzak), bağışlayıcı (Gafur), kudret sahibi (Kadir) olduğu için severse kâmil insan seviyesine çıkamama riskini bir riski atlatır. İnsan, fıtratını belirleyen ve tanımlayan bütün İlâhî isimleri somut bir şekle dönüştürebilir. Yetersiz bir sevgiyi her yerde görebiliriz. Aslında insanın başka yönlere yöneltilmiş sevgilerin görünüşlerinin altında Allah’ın Esmaları vardır ki bu da Allah’ın yarattıklarına bir emanetidir. Bundan dolayı İbn Arabi şöyle der: “Derinliklerde Allah’a ait tüm sıfatlar vardır…Mahlûkatları açıkça gösterir ki O ihsanda bulunarak, isimlerini onların üzerine diledi ve bu sebeple onları yarattı… Yarattıklarının sahip olduğu tüm isimler hem gerçeğe bakar, hem de mecazidir. “13
Allah’tan başka hiç kimse, var olan tüm eşya tarafından sevilmez. O ki her âşığın gözündedir, O’nu sevmeyen yaratılmış hiçbir mahlûk yoktur. Yani kâinattaki tüm âşık ve sevgililer ona döner… Bu sebeple hiçbir âşık kendi yaratıcısından başkasını sevemez . Zeynep, Suad, Hind, Leylâ’nın sevgisiyle; dünyanın, paranın, makamın ya da şu dünyada sevilen şeylerde Allah gizlidir. Şairler tüm sözlerini hakikatini bilemedikleri yaratıklar üzerine tüketmişlerdir. Fakat ârifler ise -O’nun hakkında olmazlarsa- şiirleri, bilmeceleri, her methiyeyi ve her gazeli duymazlardı. Tüm bunların arkasında O’nu görürlerdi.15 Kur’an’nın bir çok ayeti bize O’ndan geldiğimizi ve tekrar O’na döneceğimizi söyler. Onları yaratan güç; Gizli Hazinenin ‘bilinmek istemesi.’ Tüm yaratıkların içinde bir tek insanoğlu Allah’ın sûretinde var olmuştur. Bununla birlikte bize, gizli hazineyi bilmek için, tam ve saf bir Allah Aşkı hediye edilmiştir. Rab’lerini sevmelerinde ve onunla ilgili olarak yaratılmışlardaki sûretin ortaya çıkmasında, bilgisizliğin örtüsünde ve ebedî bir hayattan alıkoyan hayâllerden dolayı yanıp kül olurlar. Sâdık âşık sevgilisinin sıfatlarlarıyla sıfatlanır. Sevgilisinin değerini düşürmez…Tıpkı sâdık bir uşağın, efendisini sevdiği zaman efendisinin özelliklerini üstlenmesi gibi.16 1. Corbin 1969 sf:70-71,110,289
www.semazen.net forumundan
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||