Ana Sayfa
  Hayatı
  Eserleri
  Sadreddin Konevi Hz.
  Akademik Yazılar
  Makaleler
  Linkler
  Kitaplar
  E-Kitaplar
  Eserlerinden
  Ziyaretçi Defteri
 
 
 

 

 

Velayet Yolu – Suâd el-Hakîm

Keşkül dergisinin 7. sayısından alıntıdır.

Hamd Kendinse nispetle bütün mahlûkâtı müsâvi yaratanAllah’ adır. Herkes O'nun kuludur ve herkes O'nun ilâhî sırrını, hilkat ve tecelli sırrını taşır. Ve her bir yaratılmış, Cenâb-ı Hak'la hususi hir vechede, kendine has bir râbıtayı zevk eder. Öyle ki bu râbıtaya ne bir başkası ortak olabilir ne de bir üçüncü araya arebilir. Bu hususi vechenin kaynağı ve delili yaradılış anına, Hakk'ın iradesinin varatmayı dilediği ve böylece yaradılışın gerçekleştiği ana tekabül eder (1)

Muhyiddin İbn Arabi, bu çok özel yaratılan-Yaratan münasebetini tesis etmenin mümkünatını , geometrik sembolizmi kullanarak idrakimize sunar. Geometrik şekillerden daireyi ele alarak, dairenin çevresindeki her bir nokta ile merkezdeki nokta arasında bulunan münasebet üzerinde durur. Bir dairede merkezden yayılan ışık , dairenin çevresindeki mukabil bir noktaya bağlıdır. Buradan hareketle şöyle diyebiliriz: Bizim duyu dünyamızda (âlem-i mahsüs)’Bir in (Ehad) mâhiyet açısından farklı sayılarda tekabüliyetinin olması söz konusudur. Ancak bu durum, (Bir’in (Ehad' ın) kesrete ve birbiriyle irtibatlı tüm nispetlere indirgeneceği anlamına gelmez.

Kıyısız ve limansız okyanuslar misali serilmiş kum taneceklerine benzeyen bütün bu mahlukatın içinde, temayüz edenlerden birkaçı, müşahede dairesinde zuhur eder. Şeyhü’l-Ekber, bu tezahürü insan nev’iyle sınırlı tutmaz, zira Hak, dilediğini yaratır, sonra da yaratılmış her bir türden dilediğini seçer.

Cenâb-ı Hak, Esmâ-i Hüsnâ'dan Allah lafzını seçmiştir; insanlar arasından peygamberleri; erkeklerden Hz, Muhammed (s.a.v.)’i ; kadınlardan Hz. Meryem ve Hz. Âişe’yi; hudemâdan melekleri; meleklerden Cebrâil’i; anâsır-ı erbaa'dan suyu; aylardan Ramazan’ı ;ibadetlerden orucu; asırlardan asr-ı saâdet'i; günlerden cumayı;gecelerden Kadir Gecesini: amellerden dini vecibeleri; sûrelerden Yâ-Sîn’i; ayetlerden Âyete’l-Kürsî’yi; renklerden beyazı; insan vücudundan kalbi; delilerden varlık delilini; nurlardan temâşâ
(müşahede) nurunu; istek/dileklerden niyetliliği (bir amelin kabulü ya da reddinde önemli olması hasebiyle) ilh... seçmiştir. Binaenaleyh, eşyanın aslî eşitliğin rağmen, her şey kendi içinde bir seçim mümkün kılar. (2) Bu ilahi seçim, çok büyük önem arz eder, zira ehl-i tasavvuf, bu seçim hususunda sahip oldukları ilimden hareketle, işlerini zamana ve mekana; göre taksim etmişler ve bunun neticesin de kendi dua ve yakarışlarını, kendi yolları ile bu yolun safhalarını seçip belirlemişlerdir.


Bu yazıya konu olan ‘velâyet yolu', milyonlarca insan arasından bizzat Allah tarafından Kendisine dost edinmek üzere seçilen zevata, O'nun evliyasına biraz olsun yakınlık peyda edebilmek için atılan bir adımdır. Biz dahi, kolaylık ya da zorlukla hasıl olabilecek bu yakınlıktan istifade edebilmeyi umuyoruz. Bu meyanda, 'yol’ a revan oluyoruz ya da en azından deniyoruz. Eğer bir kimse ayrılığa sebep engelleri bertaraf edebilirse; tevhide ulaşıp gölgelerden, vehimlerden, zanlardan sıyrılarak, cevhere, amele ve tesire vasıl olur. O, kendi sınırlı kabiliyetiyle, kendisi için var olmaktan geçip Allah için var olmaya ulaşır ki bu yeni halin neticesinde, nihayetsiz ve beklenmedik kabiliyetler husule gelir.

İbn Arabi, bir mukayese yapma gayesiyle, Velî' ve 'lî' kelimeleri üzerinde durur. ‘velî' kelimesinin anlamının, 'benim ve benim için' anlamlarına gelen 'lî' kelimesinde mündemiç olduğunu söyler.(3) 'Velî', Allah tarafından, O'nun için olmak üzere seçilmiş kişidir. İbn-i Arabi burada bir hadîs-i şerife işaret buyurur: "Her kim ki Benim velime düşmanlık eder, Ben ona savaş açarım." Hadis-i şerifte 'bir veliye düşmanlık edene savaş açarım' demiyor, 'benim velime düşmanlık edene...' diyor. Hadîs-i şerifte geçen 'benim' anlamındaki 'lî' kelimesi, söz konusu insanın yani velinin, Allah'ın seçtiği ve şefkatini, dostluğunu ihsan buyurduğu insanların zümresine dâhil olmak üzere seçildiğini vurguluyor. Netice itibariyle, bu konum, beraberinde bir imtiyazı getirmekle birlikte husuisi cehd ü gayreti de gerektiriyor. Madem ki seçilen ‘dost’ları avamdan ayırmayı gaye edinen çalışmanın hârikulâde faydası, açıklığıyla ortaya konuldu, o halde şu suali tevcih edebiliriz: Velayet yolu nedir? Velî mi kendisini Hakk'a arz eder? Yoksa insan tarafından herhangi bir müdahale olmaksızın, ilk elde Hakk mı velîsini seçer?


SORULAR

"Velâyet yolu" hususunda yazmaya karar verdiğim zaman, iki önemli soruyla karşılaşacağımı biliyordum.

İlk soru: Velînin vahdete erişi, kimyasal elementlerin birbiri yerine ikame olmamasına benzer: aynısını yapmanın mümkün olmadığı bir bütünü meydana getiren hazırlık ve çalışmadan mürekkep bir karışım. Buradan şu sonuca varılır: velîlerin sayısı kadar yol mevcuttur. Söz konusu velilerin her biri, kendi akıbetlerine, kendilerine ait yolda, kendi hakikatlerinin fakrına vararak erişirler. Peki acaba bu çalışma, yolların uçsuz bucaksız çokluğunu birleyen, bir araya getiren ayan beyan tarif edilmiş yollardan birini veya birkaçını keşte muktedir olacak mı? İkinci soru: Pek çok araştırma ve bir o kadar kitap, velayete uzanan yollardan biri olan Tasavvuf ile alakalıdır. İlâhî mevhibenin insana dönmesinde insanın payı üzerindeki fizikî çalışma ve psikolojik gayretin etkinliği hususunda neredeyse mutabakata varılmıştır. Velâyet, İbn Arabi'den önceki tasavvuf erbabına göre dahi, insana, gayretin ve çalışmanın rolünü yadsımaksızın verilmiş ilahi bir mevhibedir.

İbn Arabi'nin diğer kitaplarıyla birlikte, Fütûhât-i Mekkiye'de, saliki, cehd ü gayrete teşvik ile birlikte, dört zâhirî, beş bâtınî düstura dayanan yola sevk eden emirleri, ifadeleri ihtiva eder. Söz konusu zâhiri düsturlar: açlık, yakaza, sükût ve yalnızlık; bâtınî düsturlar ise: sıdk, tevekkül, sabır, azim ve yakîndir. Bu dokuz düsturun hepsi, Tasavvufta mevcuttur. (4) Ayrıca, bendeniz de, İbn Arabi'nin kitaplarında ana hatlarıyla çizdiği Huzur-u İlahîye varma yollarını bana açan çalışmalarda bulundum. Bunlardan en önemlileri;

1.Dua ve yakarış yolu, niyaz yolu (Münâcat ve Tenvirat çalışmasında izah edilmiştir)(5)

2. Nefs mertebelerindeki ve nefsin sıfatlarındaki değişikliklere dayanan, sülûktan başlayan, "sıfatların münasebeti/irtibatı" yolu.

3. Hazreti Peygamberin izinden gitme ve onun hâlini, tavrını, sözlerini, davranışlarını ve icraatını örnek alıp taklit etme yolu. (bu taklit, kişiyi, kendi dünyasında ve kendisinden sonraya kalacak "miras"ında bir keşfe/fethe götürür)

İbn Arabi'nin yazıları, varislerin nail olduğu mevhibelerle, özellikle de Fütûhat ve Kitabü'l-İsrâ'da ana hatlarıyla belirttiği urûc(yükseliş) ve göndermelerle leb-a-leb doludur.

O halde bu çalışma, halihazırdaki yaklaşımların bazılarına nispetle, daha derin bir şeyler sunabilecek midir?


DAYANAKLAR

Farklı velî tipleri ve onların zuhura geliş yollarını izaha geçmeden önce, ilk elde, fikir birliğine varmamız gereken birkaç noktayı ele alalım:

1. İlim ve Çalışma

Tasavvufî tecrübeleri çalışırken, Tasavvufun iki vecheye göre sınıflanabileceği görülür. İlki; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kuşeyrî, el-Tûsî, Suhreverdî ve son olarak, kemal derecesinde, Gazâlî gibi büyük münevverler, âlimler tarafından temsil edilir. Bu yol, muameleye dayanan selametli, emniyetli bir yol olmakla birlikte, Tasavvufî tecrübeyi, önceden bilinen ve takdir edilmiş, belirlenmiş olan makamlar-mertebeler silsilesinin gereklerini yerine getirmek için yapılan bir talim olarak telakki eder. Bu yol, bütün ilimler içinden muamele ilmini ihtiyar edinir. Esasında, ilimden gaye, Gazâlî'de gördüğümüz gibi, çalışmadır. Gazâlî, Tasavvufî ilmi, nıükâşefe ve muamele ilmi olmak üzere ikiye ayırır ve İhyâu Ulûmiddîn adlı eserini, mükâşefeyi hariçte bırakarak, muamele üzerine bina eder. Çünkü mükâşefe ilmi, hususî bir atıyye, bir ihsandır, dolayısıyla kesbî değildir, çalışmanın herhangi bir dahli yoktur.

İkince veche; Ebû Yezid el-Bistâmi, Şiblî, Cüneyd, Hallâc ve son olarak, kemal derecede, Muhyiddin İbn Arabi gibi şahsiyetlerce temsil edilir. Bu, manevi hallere ve kalbin müşahedesine dayanan, diğerine nispetle riskli bir yoldur. Aynı zamanda bu yol, Tasavvufi tecrübeyi, insanın aslına rucû etmesi, yokluğa ya da saf edilgenlik haline ve ilahi vahy ile ilhâmâtın alındığı yere dönüş olarak telakki eder. Mevzubahis olan yol, Tasavvufu, önceden belirlenmiş, takdir edilmiş makamları ihtiva eden bir yol olarak değerlendirmez; fakat Tasavvuf ehlini, kendisini yokluk denizine atmış ve oradan hakiki varlığın ve yakîn derecesindeki ilmin bulunduğu ikinci bir sahile, varlık ile çıkmayı uman biri olarak görmüştür. Bu yakîn, aklın felsefesine ve spekülasyona değil, temaşaya ve müşahedeye dayanır.


2. İlliyet (Kosalite) Kanunu

İbn Arabi, ilâhî atıyyeyi iki ana bölün ayırır: ceza (karşılık)ve lûtf. Ceza, calışmanın akabinde verilirken; lûtf, sebebi bilinmeksizin bahşedilen saf bir ilâhi mevhibedir.(6) Her ne kadar İbn Arabi'nin kemiyet itibariyle bu konuda yazılımış çok az eseri bulunsa da, mevcut yazılar, yüksek bir keyfiyeti haizdir. Biz, burada hususî olarak iki bölüm üzerinde duracağız: birincisinin bize bildirdiğine göre fail, fizikî çalışma ve ruhî gayretleri neticesinde, eninde sonunda, bir mükâşefeye nail olacaktır; bu, kesbî bir mükâşefedir. Ruhlar, günlük iş ve alışkanlıklarla meşguliyetin verdiği üzüntüden halâs buldukları ve fizikî şartların fevkıne çıktıkları vakit, kendilerine mahsus dünyayla alâkadar olur, yüksek ruhların ilahî saltanat ilmine ve onun sırlarına dair bildikleri her ne varsa öğrenirler. Âlemdeki manalar da kendilerine ifşa edilir.(7)

İbn Arabî'nin bu beyanâtı, bizi bir tarafta Sûfi ve o Sûfınin yoluna sulûk etmiş ile öte yanda velîler arasında bir ayrım yapmaya sevk eder mi? Çünkü buradaki mükâşefe, saflığın, arınmışlığın bir neticesidir; yakınlaştırılmanın ve de velâyetin değil. Ya da Şeyhü'l-Ekber'in Tasavvuf ehlini velilere, özellikle de ricâle bağladığı Futûhât'ta beyan ettiğiyle kifayet mi edelim?(8)

İkinci bölümde, İbn Arabi, hakikati arayan kullara, keşiflerin mertebesini hallerinin mertebesine nasıl bağlayacakları hususunda ders verir. Onlara, keşf ve hal arasında tesis edilebilecek münasebeti öğretir; söz konusu keşfin hal ile müsavi görülmesi durumunda, dikkatli olmalarını salık verir, zira dünya mükafat/mücazat yurdu değildir. Fakat keşf, beraberinde ruh tasfiyesi ve urûcu getiriyorsa, o zaman bu durum, kula olan ilahi ihtimamın, ilginin ve korumanın bir neticesidir, asla bir aldanış değildir.(9)

Bu iki durumun açıklığa kavuşturduğu gibi, İbn Arabi, illiyet kanununu, her fiilin bir neticesi olması hasebiyle fâillerin fiilleri içersinde ele alır. Bundan başka, ilâhî atıyyeyi bir kanunla sınırlı tutmaz, ki bu kanunun mükafat ile mücâzatın

Ve adaletin kanunudur. Fakat o, ilahi tarafa uygun, sayısız kapı açmış, Allah’ın kulları arasından seçilen güzide zevata olan lûtf, ihsan ve rahmetine has bir mekanı da pak eylemiştir.


3. İrade ve Himmet

Her düşünce sisteminin, ‘küll’ü-bütünü anlama adına bir anahtar ve esas teşkil etmesi itibariyle, insanın bir ‘cüz'ünü parçasını ele aldığı söylenebilir. Aynı şekilde, Sûfiler de insanın esasını, özünü ‘irade’ olarak telakki ederler.

İnsan irade eder ve insanın değeri, bu iradenin gücü-kuvvetidir, yani tesir derecesini gösterir. Söz konusu iradenin tesiri ya da gücü, ihlasından, sâf oluşundan, aklı başındalığından ve hususi bir mesele üzerinde odaklanmasından ileri gelir. Birçok metin, kalplerin Hakk’ a urûcuyla birlikte , iradede tahakküm şeklinde tezahür edip yolları tıkayan, kişiyi ayartararak, baştan çıkararak aradığından saptıran gayesinden döndüren şeylerden bahseder. Vâsıl, tekrar-be-tekrar imtihan edilir;bu şekilde, iradesindeki ihlası ve herhangi bir ihsana değil de Hakk'a olan teveccühünün derecesi ölçülür. Teveccühündeki sıdk, vuslata kapı açar, vuslatın devetçisidir.


Sûfiler, ‘himmet’ kelimesinin altını ısrarla çizerler. Himmet, İsm-i A'zam'ın faal bir kudretidir. İbn Arabi, himmetin insanda sâf kuvvet olduğunu, insanın yaradılışında, tabiatında bulunduğunu veya sonradan iktisab edildiğini vurgular.(10) Himmetin bir kuvvet olduğu nazar-ı itibara alındığında, bağlanmaya, rabıta kurmaya elverişli olduğu ve himmet sahibinin iradesiyle muvafık bir merbutiyet arz ettiği görülür. Eğer bir kimsenin himmeti dünya olursa, o kişi, zenginliğe, makam u mansıba erişir; himmeti ibadet olan, manevi makamlara ve ilhâmâta nail olur; himmeti Hak olanın, bütün heva vü hevesi, düşkünlükleri biter gider ve bütün hümmetlet bir olur. (cem'-i himmet). Bu, himmetin kendi rabıta sahasındaki icraatı\fiiliyatıdır; bir tarafta himmeti iradeye bağlamanın önemini diğer tarafta ise iradenin Hakk'a tevecühteki samimiyetini gösterir.(11) Himmetten bî-behre olan, Allah'ı şükr hisleriyle ya da aşk ile aramada samimi bir iradeden nasipsiz kişide, Tasavvufî velâyet yoluna revan olmak için iştiyak yoktur, olamaz.

Önsözün Sonuçları

Konumuzun genel çerçevesini yukarıdaki girişle çizdikten sonra, bu çalışmanın geri kalanını iki bölümde ele alabiliriz. İlk bölümde, İbn Arabi'ye göre farklı velayet türleri işlenecektir. İkincisindeyse, bu türlerin belli başlı özelliklerinin izahı yapılacaktır. Daha sonra, bu iki bölümden oluşan çalışmanın sonuçları tahlil edilerek konu bağlanacaktır. Aşağıda yer alan bölümlerde Futûhât'ın ikinci cildinin analitik okumalarını baz aldık.

İki Türlü Velayet

Çocukluğumdan beri, İslam üzerine esaslı çalışmaların bir parçası mesabesindeki Tasavvuf ve Tasavvufî tecrübe sahasında çalışanlardan müteşekkil bir halkanın mensubu olarak bendeniz, bu cemiyetin vasıtasıyla, bizzat o halkayı tesis eden zatın hiçbir yerde yayımlanmamış pek çok sözüne mazhar olmaya çalıştım. Bu zat, büyük veli Muhammed Denderâvî idi.(12) Velilerin sözleri genelde diğer veli sözlerini anlatmaya, açıklamaya hizmet eder; işte aynen öyle, ben de, Denderâvî'de, Şeyhü'l-Ekber'in velâyetle alakalı yazılarını anlamada bana yardımcı olan bazı atıflara rastladım. Denderâvî hazretleri, velâyeti ikiye ayırır: Allah'ın idaresini-velâyetini deruhte ettiği velînin velâyeti (tevâli); Allah'ın vazife yüklediği velinin velâyeti (tevliye).

Velayetin bu ikili ayrımına dayanarak, Şeyhü'l-Ekber'in yazılarına tekrar döndüm. O, velâyeti, bütün erişilenlerin kuşatıcı yörüngesi olarak değerlendirir. Yazıda geçen kelimeler üzerine düşünürken, İbn Arabi'nin bahsedilen iki türlü velayet arasında bir ayrım yapmak gerektiğini gösteren "tevâli" ve "tevliye" ifadelerini kullandığını fark ettim.(13) Mesela, tevâlî velâyeti hususunda şöyle diyor: "Velilerin arasından, Allah'ın (söz konusu kişinin) doğruluk sıfatıyla idaresini-velâyetini deruhte ettiği doğruluk sahipleri; ve bunların arasından müşahede sıfatıyla idâresini-velâyetini deruhte ettiği ehl-i müşâhede; ve bunların arasından ihsan

sıfatlarıyla idaresini -velâyetini deruhte ettiği ihsan sahipleri ve bunların arasından teslimiyet sıfatlarıyla idaresini-valayetini deruhte ettiği teslimiyet sahipleri..."(14) ve benzer şekilde, her biri kendine uygun sıfata göre, itaatkar olanlar, güvenilir olanlar, sabır sahipleri, tevazu ehli... Tevliye velâyeti hususunda ise İbn Arabi şöyle söyler: "Allah, emir ve nehiy (yasak) mertebesinde insanoğluna güvenir." Ya da "Ve bu iki sıfat (affetme-Gafur, merhamet etme, Rahim), sadece ve sadece emir ve yasak sahibi hükümdarın ellerindedir. Bu da Allah Teâlâ'nın kendi kelimelerinin hükümranlığını ve hakimiyetini dilediğine delalettir. "Sizi yeryüzünde halife kıldı." Bu, ilâhi tevliyedir ve onun en büyük eseri, himmet kaynaklı ameldir."(15)

Yukarıda arz edilenler, İbn Arabi'nin iki türlü velâyet telakkisi olduğu hususunu açıklığa kavuşturmaktadır: Allah'ın bir sıfatla muttasıf eyleyip o sıfata yerleştirdiği kulun idaresini-velâyetini deruhte ettiği velâyet ile Allah'ın kulu kendine halife kıldığı ve kulun eline verilen hakimiyet, emir ve yasaktan sonra, yolun o kula vaz' edildiği velâyet-i tevliye. Futûhât'ın evliyaullahtan bahseden 73. bölümünde, velâyetin iki vechesini kolaylıkla tefrik edebiliriz."(16)

'Yol' İkidir.

Futûhât'ın ikinci cildini dikkatli bir okumaya tabi tutmak, bizi, İbn Arabi'nin velâyet için, biri diğerinin fevkinde olan iki yol tesis ettiği sonucuna ulaştırır. Bunlardan biri muamele yolu, diğeri isi müşahede yoludur.

1.Muamele Yolu, İnsanın Ameli

Bu yolda, kurbiyyet makamlarına erişmede, insanın çalışmasının, gayretinin payı aşikardır. İbn Arabi, mesela Kuşeyri Risalesi'nde gördüğümüz gibi, salikin tevbe makamıyla başladığı, buradan sabır ve kanaate geçtiği gibi, her bir adımın bir diğerine uzandığı emredilmiş adımlardan müteşekkil bir yol tasvir etmez. Aksine, onu göre, her bir makam, salikin üstlendiği hususi bir vazifenin neticesinde duhûl ettiği müstakil bir âlemdir. Salik, bu âleme dahil olur ve oradan velayet mertebesine vasıl olur.

İbn Arabi, kendi yolunun makamlarını, erken dönem Sûfîlerinin tecrübeleri zaviyesinden değil de, Allah'ın teklifi hususundaki kendi calışmalarından yola çıkarak tarif eder. İlâhî teklif, emir ve yasak
diye ayrılır. Bu demektir ki, ilahî taraftan mahlukata yapılan her emir, adres edilen kişinin istifadesine olacaktır; zira, emir ifa edildiği vakit, makam iktisab edilir.

İbn Arabi der ki: "Emredilen her şey, kesb edilecek bir makamdır."(17) Şeyhü'l-Ekber'in Futûhât'ta ubudiyet makamından bahsettiği bölümden bir misal verebiliriz. Kur'an-ı Kerim'de Allah (cc), kullarına âbid olmayı emreder. Böylece ubudiyet, kul için bir makam olur, fakat insanda ubudiyetin kuralı ikiye ayrılır; zira ubudiyet için ilahi emir de ikiye ayrılmıştır. Emrin bir kısmı, Allah'a, O'nun layık olduğu bir şekilde arz-ı hürmet etmek; diğer kısmı ise, kişinin kabiliyeti nispetinde hürmet göstermesidir.(18) Diğer makamlar da bu şekilde devam eder gider. Demek ki, bir kimse, ilâhî yakınlığa, yine ilâhî olan bir emri îfâ etmekteki gayretiyle erişebilir.

Futûhât'ın birçok yerinde, insan için pek çok makam tarif edilir. Genel kaide, her emrin manevi bir makamla neticelendiği yönündedir. İbn Arabi, bu makamların pek çoğuna işaret eder. Mesela; tevbe, gayret, üns, firar, ubûdiyet, takvâ, verâ, sükût, yakaza, havf (korku), recâ (ümit), hüzn, açlık, tevazu, kanaat, tevekkül, şükür, yakîn, sabır, ibadet, sıdk, hürriyet, zikir, tefekkür, fütüvvet, fakr, iffet, hikmet, uhuvvet, velâyet (Allah'ın inayeti), tevhid, ilim ve aşk.(19) Bir başka tevcihle, İbn Arabi, manevi makamları tarif ettiğiyle sınırlı tutmaz, salik için kapıyı açık bırakır ki Kur'an'da ya da hadiste geçen herhangi bir emrin vasıtasıyla bir makama erişebilsin.(20) Sâlik, her nerede îfâ edilecek bir emir bulursa, bilir ki orada kesbedilecek manevi bir makam vardır. Çalışmanın velâyete erme yollarından biri olduğunu izah ettikten sonra, velâyet türlerine geri dönüyor çalışmayla kesb edilen, cehd ü gayretle erişilen velâyeti açıklıyoruz.

İbn Arabi'nin ricâl tarifinde değindiği amelin farklı şekillerini ve konusu insan olan metinlerin, insanda fail olan Hakk'a gönderme yapmaksızın, amelle dolu olduğunu görüyoruz. İbn Arabi, ricâl yani Sûfilerin, (Arapçada) sahiplik bildiren 'ya’ kelimesini üç defa geride bıraktıklarını, bu yüzden 'benim için, bana', 'Benim, ben sahibim’, 'benim sahip olduklarım' (Arapça, lî, indî, matâ'i) gibi ifadeleri kullanmadıklarını söyler. Buradaki 'geride bırakmak' fiili, hususî failler gerektirir (Sûfîler) -ve İbn Arabi, Sûfîleri, kendilerine herhangi bir şey dahil etme, ekleme ihtiyacından halas eden Allah'ın geçtiği bir misal vermez.'(21)


Genel anlamda kulları tarif ederken, İbn Arabi'nin kullandığı bütün fiiller, insanın özne olduğunu vurgular. Bu konuda amcası Ebu Müslim Havlânî’ den bahisle, onun geceleri ibadet için kalktığını ve üzerine yorgunluk çöktüğü vakit bacaklarına değnekle vurarak şöyle söylediğini belirtir: Bineğimden daha çok siz hak ediyorsunuz dayağı. Hazreti Muhammed (s.a.v),sadece ashabına mı ait? Vallahi, ben de onlarla yarış edeceğim.

Bu misal, insanın amelinin ve insan iradesinin himmetinin rolünü, bir makam için rekabet etme ve üstün gelme meyanında ameldeki gayretin rolünü vurgulamaktadır.

Ricâlden Allah'ın idaresini deruhte ettiği velilerin bahis konusu edildiği bölümlere geri dönecek olursak, bu bölümlerin insanın ameliyle dolu olduğunu görürüz. Ne var ki, bu amel, daha yolun mebdesidir, başıdır; sanki insanoğlu, belli bir ameli mütemadiyen ifâ ettiği vakit, namütenahi bir himmetle desteklenmektedir. Bu, amelin gayret ve tekliften mahrum ve tayin edilmiş sınırların dışına çıkmayan bir karakter özelliği ya da bir huy olduğu anlamına gelmez.

Bununla beraber, metinlerin gösterdiğine göre, bir kimse, tevbe sabır ya da verâ gibi belli bir amele her daim devam etse, Allah, bu amelin bâtınî niteliğinden, keyfiyetinden hareketle o kimsenin idaresini deruhte eder. İnhiraflar vadisini geçen kul için, hayırlı haberlerler birbirini kovalar ve şartlar,durumlar ne denli değişirse değişsin, o kişi, sürçmelerden, geriye dönmelerden, değişmelerden halas bulur.

İmdi, insanın ilâhî emirle şekillenen ameli, velâyete ermenin yollarından bir tanesidir. Bu, bir kimsesnsin daha önce izah edilen ilâhî seçime uygun hale gelmesidir. Yani Allah, bütün türlerden bir seçimde bulunur, her biri kendi amel sahasına göre faillere bakar ve amellerinin keyfiyetinden hareketle idaresini deruhte ettiği her tür arasından seçim yapar.

İbn Arabi, sebeplerin illiyetini (kosalite) nazar-ı itibara alarak, amelin ve kazancın rolü üzerinde durur ve sebeplerin de ötesine giderek, bir faile diğer bir failden daha çok lûtufta bulunan irade-i hakikîye ulaşır. Böylelikle, murad eden, ilâhî seçim tarafından murad edilir; "aranan” artık 'arayan'dır ilh... Aynı anda hem insanın cehd ü gayreti hem ilâhî seçim vardır; illiyet aynı zamanda hem vardır hem de yoktur. Neticede, amelleriyle bir yerlere erişen bu Allah dostları, veliler, ilahî –teklifî emrin hâmili ve emrin tatbikinin bekçileridirler. Yeryüzünde Allah’ ın kendine dost olarak seçtiği İnsanların olmadığı hiçbir vakit yoktur. Seçilenlerden her biri, insanlara buyrulmuş olan ilahî bir emri yerine getirir; çünkü hakikat menşeli olmayan bir emrin tesiri olmaz. Ricâl ehli, teklifî emri îfâ eden "dost” lardır.

2.Müşahede Yolu:Terk-i Amel

İşte şimdi İbn Arabi'nin özgünlüğüne ve tecrübesinin hususiliğine geldik. Buraya kadar söylediği her şey; evrensellik anlayış derinliği ve eğitimle ve de diğer velâyetlere yakın olmakla karakterize edilmiştir. Fakat burada İbn Arabi, şahsî velâyetinin derinliğine, velâyetin özü nüvesi hükmündeki ilmin enginiliğine varmamızı sağlıyor.

Müşahede yolunu, yolun en başta gelen terimlerinden-önermelerinden , ilahî teklifin iki vechede (emir ve nehy) zuhur etmesinden hareketle tarife başlayacağız. Allah Teâlâ, İblise “Âdem’e secde et!” dedi ve emir tecelli etti. Âdem (as) ve Havva’ya ise “Şu ağaca yaklaşmayın!” diye buyurdu ve nehy (yasak) tecelli etti. İbn Arabi, Allah’ın insana ve insanın hakikatine olan teklifleri arasında bir bağlantı kurar. Allah’ ın Hususî olarak Âdem ve Havva’ya yaptığı teklifin tatbikî bir teklif olmadığını çünkü ademî bir emri ihtiva ettiğini belirtir: Yapma! Mümkün varlık olan insanın fiiliyatta bulunmaması zaten onun hakikatidir. Sanki ona şöyle söylenmiştir: Aslından uzaklaşma , ayrılma ! Bununla beraber Şeytana yapılan teklif, ‘vücûdî’ bir emri haiz idi: Yap! Sanki ona da aslından ayrılmaması buyrulmuştu. ‘Emir’,’yasak’a nispetle, nefse daha ağır gelir, zira emir ; asıldan, esastan ayrılma mecburiyetidir.'"(22)

İbn Arabi’ye, ilahî teklifin ta başından itibaren yasak; terk-i amel hususunda ihtiva ettiği şeyde, insanın hakikatiyle uyum içerisindedir; tıpkı yoklukta ve varlığın nefhasını sezemeyişte olduğu gibi. Sanki insan, ameli terk ettiğinde, kendi hakikatine dönmekledir (ki kişi, bu hakikatte 'agâh' olur) ve bunun da şuuruna varır. Her kim, şeksiz-şüphesiz kendi hakikatinin şuuruna ererse, yekahenk olan 'küll'e duhûl eder ki burada, her hakikat ‘küll'ü taşıyan bir 'cüz'ü şekillendirmektedir.

Peki İbn Arabi, terk-i amel esası üzerine inşa edilmiş bu yolu, mantık ve dinî kaideler zaviyesinden nasıl doğrulamaktadır? Son bölümde velâyete giriş olarak telakki ettiği ilahi emrin dışına çıkan bir insanı nasıl temize çıkarır? Eğer tevbe eden kişi velî ise, tevbeyi terk eden kişi nasıl velî olabilir? Diğer makamlar için de aynı şey sorulabilir.

İbn Arabi’ye göre yolun, biri diğerin fevkinde olmak üzere, ikiye ayrıldığını gösteren basit bir metinle başlayalım. İbn Arabi, uzletin hadis kaynaklı olduğunu söyler: Her kim, kendi içinde Beni beni hatırlar, yad ederse, Ben de Kendimde onu yad ederim. (23) Burada bahsedilen, en yüksek makamdır. Sonra bu söylediğini tekzip edecek şekilde, uzletin sadece ‘hicap’ ehli için olduğunu beyan eder. Hicapların keşf olunduğu mükaşefe ehline uzlet lâzım değildir. Zira bu zevat, yüksek ruhları, ervâh-ı nârîyi müşahede eder ve mahlukatın açık ve düzgün oluşunu görür.

Mukaşefe, uzleti men eder; zira kul, “perde” yırtıldığı, hicaplar keşfolunduğu vakit, bilir ki uzlette değildir.


Esmâü'l-Hüsnâ’dan Evvel ve Zâhir ismi, uzleti
dilerken, Ahir ve Bâtın ise terk-i uzleti diler; çünkü Hakk, alemin cevherlerinde Zahir'dir ve O'ndan başkası yoktur.(24)
Vera (imtina, çekinme) hususunda İbn Arabi şöyle der: mükaşefe olmadığı müddetçe kula rehberlik eden makamlardan biridir. Eğer gönlünün cevherinden hicap kaldırılırsa, kul, verâ'yı bırakır, bırakmalıdır da. Şeyhü'l-Ekber'in beyanına göre, Hakk'ı görüyorsan, imtina etmezsin çünkü Allah hilkatte imtina etmez. Hiç kimse, Allah’ı hariçte bırakarak Allah'ın şuunâtını deruhte edemez, öyleyse ‘vera'da hangi şuunâtın var olduğunu farz edersin?(25)

Yakaza ve terk-i yakaza'ya gelince, yakaza makamı, bekâ makamı diye adlandırılır ve abdâlânın meskeninin/ikametgâhının dayandığı dört mesnetten biridir: yakaza, açlık, sükût ve yalnızlık. Bu makamda olanların en büyüğü, zamanın 'kutb'udur (mahlukatı korumaya 'uyanmış' kişi) ve yakaza makamının yüksekliğine rağmen İbn Arabi, uykuyu onun fevkinde tutar. Der ki: Uyku, kulu âlemü'l-hiss'teki (Duyular alemi) müşahededen manaların olduğu berzah alemindeki müşahedeye taşıyan bir makamdır. Berzah alemi, daha kâmil bir âlemdir, zira alemin menşeidir; gerçek varlığı ihtiva eder.

Demek ki bu üç basit misalden hareketle, ayan-beyan görülüyor ki, terk-i amelin sebebi, İbn Arabi'ye göre, mükaşefe ve hususî müşahedenin tezahürüdür. Fâil, filini icra eder, ta ki hayatının istikametini değiştiren ve onu 'yapmak'tan, sa'y u gayretten, 'yapma'yı terk etmeye götüren bir mükaşefe ya da müşahedeyle hayrete düşünceye kadar: Bu, Hakk'ı halkta temaşa etmektir. Şeyhül-Ekber'in yaradılış telakkisi değişiklik arz eder; bu, önüne geçemediği ya da başkalarına rasyonel bir kesinlik ve açıklıkla belirtemediği bir değişikliktir.(26) Şeyhe göre, kul, ilhamı -hakikat olması durumunda- kendinden uzaklaştıramaz, çünkü onunla idare edilmektedir.'(27) Bir başka bölümde beyan ettiği gibi, kişi mükaşefeye nail oluyorsa, bildiklerini görmezden gelemez.'(28)

Binaenaleyh, gönülden hicabın, perdenin
kaldırılması, muamele hususunda bilineni ve kitaplarda tahkim edileni değiştirir, Hakikatin müşahedesine dayanan yeni bir yol tesis eder. Terk-i tevbeyle perde arkasına ıttıla edenleri, mükaşefeye erişenleri nazar-ı itibara alarak şöyle der: "Tevbe, bu derece ilim kesbetmiş kişiler için değildir... ve bu, kulun bütün amellerini ihata eden bir hükümdür."(29)

Burada pek çok sual sorulabilir: Sâlik, hususi ameller vasıtasıyla mükaşefe ve müşahedeye erişebilir mi ve terk-i amel makamına uzanan bu mükaşefe, iki kişinin bir mükaşefeyi ya da ilmi paylaşamadığı yerde, o iki kişi arasında farklılık arz eder mi? Her sâlike münhasır, hususî bir müşahede varsa, o halde İbn Arabi, ferdî olana dayalı, müşterek düsturların olmadığı bir yolu nasıl inşa edebilir? Amelden terk-i amele geçiş, istikametini-durumunu geliştirmek için müdahale etmediğimiz maddi aleme nispetle menfî bir pasiflik midir? Bütün bunları ele almadan evvel, İbn Arabi'nin, üzerine bu terk-i amel yolunu inşa ettiği mükaşefenin, cüz'î bir mükaşefe olmadığını, aksine mükaşefeye erenin ilminde meydana gelen kökten bir değişiklik olduğunu ilave etmeliyiz. Çünkü buna göre, kişi, her şeyde Hakk'ın cemalini seyreder, eşyaya nazar eder ve eşyayı değil, Hakk'ın 'yüzünü1 görür.(30)

Bu mükaşefe, sâlike, nâsût ile lâhût arasındaki münasebeti öğretir; varlığı bahşedenle varolanın; Zahir olan ile zuhur edenin ilh... arasındaki münasebeti malum kılar. Kişi, her şeyin Hakk'ın bir tecellisi olduğunun, bir aynası olduğunun idrakine varır. Her şey onun için müsâvi olur ve her şeyde Hakk zuhur eder, hem amelde hem terk-i amelde. Sâliki, muamele yolundan müşahede yoluna, amelden terk-i amele sadece bu mükaşefe sevk edebilir. Şunu da söylemek mecburiyetindeyiz: Bu mükaşefe, yukarda arz edilen sevkin bir şartıdır.

İbn Arabi'ye göre, bütün bunlar, varlığın birliğine ve Esmâ-yı İlâhîye'ye nasıl duhûl ettiğimizi gösterir. O isimler ki, mahlukatın onlara bağlanması, tutunması icap eder; zira isimler, o kişide ancak böylelikle hakimiyetlerini tecelli ettireceklerdir.(31) İsimlerin insandaki hakimiyetinin zuhuratı sebebiyle kişinin kendine karşı acıma hissiyle dolduğu, merhametli olduğu yerden yani ilâhi tekliflerin inkıtaya uğramaması için kaçınılmaz olan Esmâ-yı İlâhîye'den bahsediyoruz. İbn Arabi'nin
beyanatına göre, bir gün arkadaşlarından birisi abdâlandan birine rast gelir ve insanların ahvalinden, kötülüklerinden şikayetlenir. Abdal öfkelenir ve der ki: "Efendi ile kul arasına girme! İster misin Allah hükümranlığını kaldırsın?"(32) Eğer bütün mahlukat, üzerlerinde Rahmân ve Rahîm isimlerinin eserleri tecelli etsin diye murat ederlerse, Hasîb, Muntekîm ve Celâl gibi isimlerin vâridâtı kimin üzerine olacak? Acaba velinin mükaşefesi, Hz. Âdem halife kılındığı ve Hakk'ın ona bütün isimleri öğrettiği vakit bahşedilmiş olan ilmin yeniden tezahür edişi midir?

Hülasa, erdiklerine mükaşefe yoluyla eren bu Allah dostları-veliler-, bir bakıma, ilahî-yaratıcı emrin hamilidirler, mahlukatta tecelliyi gerektiren Esmâ-yı İlâhiyenin eserlerinin taşıyıcısıdırlar. Yeryüzünde hiçbir vakit yoktur ki Esma-yı İlâhîyeden bir ismin eserlerini taşıyan insanlardan mahrum olunsun (Hazreti Rahîm'in kulu, Hazreti Gafûr'un kulu, Hazreti Müntakîmin kulu), öyle ki hiçbir Esmâ'nın hakimiyeti, nüfuzu kaybolmaz.

 

Netice

İbn Arabi'nin Futûhât'ını yeniden bir kere daha okuyarak şu neticeye varıyoruz: Velâyet için iki yol vardır: amel yolu ve müşahede yolu. Her ikisinin sonu da neredeyse aynıdır. İbn Arabi'ye göre amel yolu, sâliki tevhide ulaştırır; müşahedc yolu ise tevhidle başlar. Şeyhu'l-Ekber, zâhirde ve bâtında dokuz ameli takip ettikten sonra ve hakiki mürşidle karşılaşmadan evvel sâlike verdiği sözde ya da vaad ettiği şeyde bu hususa işaret buyurur ve der ki: Sâlik, bu on şeye tutunmak zorundadır. Eğer bu hususlarda sa'y u gayret ederse, tevhidde sabit-kadem olacaktır. (33)

Hiç şüphesiz, burada işaret edilen tevhid, velâyetin ilk vechesine göre olan ehl-i velâyetin tevhididir. Aynı zamanda bunun, varlığın birliğinin müşahede edilmesinin tevhidi olduğunu söyleyebiliriz; kesrette vahdet ve vahdette kesretin müşahedesidir. Esmâ-yı İlâhîye ile bu isimlerin mahlukattaki zuhûru arasındaki münasebetin müşahedesidir; ve bu tevhid, velâyetin ikinci veçhesine göre ehl-i velayet addedilen velinin tevhididir. Bu alemleri yukardan seyreden bizler, her ne kadar velîlerin, kerâmetlerden bahseden menkıbelerde tarif edilen kudretine erişmeye çalışmak hususunda değilse de, İbn Arabi'nin eserinden istifade ediyoruz; bugün modern bilim, insanların bahsedilen bu kudreti elde etmelerini mümkün kılabilmektedir, hatta bazen daha fazlasını. Biz, bunu, arz edilen sebepten değil (o kudrete mâlik olmak ), onların ilminden istifade edebilmek adına yapıyoruz. Bizler, İbn Arabi'nin bahsettiği varlığın birliğinden ilham alıyoruz ve kendimizi vahdette kesreti, kesrette vahdeti görebilmek için terbiye ediyoruz. Diğerlerini kendi çoklukları-çeşitlilikleri içerisinde kabul ediyoruz, fakat bu kabul, onları da bizim gibi insanlara dönüştürmeye, bize benzetmeye teşebbüs mahiyetinde değildir. Her bir 'diğer', O'nun vahiylerinden bir vahiyde, birbirine tezat teşkil ediyormuş gibi görünen isimlerinin zuhûrâtından bir zuhûrda 'Bir'dir. Her bir 'diğer', O'ndan gelir ve O'na döner. Bu ilmi, kendi beşer dünyamıza tatbik edebilir ve 'Bir'e, bugün dünyamızda müşahede ettiğimiz, kendisinden talim-terbiye ve kültür dairesindeki tecellilerin sâdır olduğu bir kişi olarak bakabiliriz. Diğerinin ve çokluğun kabulü, ırk ve kültüre bağlı herhangi bir tenezzülü kökünden söküp atar. Bizler, diğerinin sadece zahiren ve siyaseten kabulündeki, mürailiğe, hileye varan ikilemin ötesine geçiyoruz.

İbn Arabi'nin beyanındaki ermişlerin velâyetinden, günümüzün zorluklarına bakan mantıklı bir çözüm elde ediyoruz; beşer dünyasında varlığın birliğini tatbik etmeyi öğreniyoruz; insanoğlunun evrenselliğini korumakla birlikte, onların görünüşlerinin ya da zuhurâtlarının halihazırdaki çeşitliliğini muhafaza etmeyi öğreniyoruz. Allah'ın farklı makamlardaki tecellilerinde 'Bir'i görebilme kudretine nail oluyoruz.

Bu yazı İbn Arabi Society dergisinde yayınlanmıştır.
Tercüme: Seda Yeşildal


1 Yaratılış eğer önceki bir yokluktan, varlıktan veya İki Eliyle yaptığı bir yaratılıştan ya da normal yaratılış süreciyle gerçekleşti ise durum eşit derecede böyledir.Eğer bu yaratılış Hz.Âdem’in ebeveynsiz olarak çamurdan, Hz. Havvâ’nın Hz. Âdem’ den, Hz. İsâ’nın Hz.Meryem’den veya sıradan insanların kendi anne-babalarından yaratılması vb…. gibiyse durum yine aynıdır.
2 Futûhât al-Mekkiye, Beyrut edisyonu, II, 169
3 Futûhât, IV,376.
4 Futûhât, Osman Yahya neşri, IV, 342.
5 Suad Hakim'in. 'Invocatîon and Illumination According to Ibn 'Arabi', in Prayer and Contemplation’adlı eserine bakınız, ed. S. Hirtenstein, Oxford, 1993 s. 18-41.
6 AI-Mu'jam al-Sûfi, Suad Hakimi,Beirut, 1981, ‘al-minna wa al-istihqâq'. 7 7 Futûhât, II, 21; Yahya neşri. IV, §441 ve V, §142.
8 Futûhât II, 17. "Ricâl" ( Adamlar) zâhiri cinsiyet fark etmeksizin insan olmak sırrına ermiş kişilere verilen isimdir.'(IV, 10).
9 Futûhât, II, 505.
10 Mawâqi" al-Nijûm, Kahire,1965, s.84.
11 Al-Mu'jam al-Sûfi, 'himmet'.
12 ‘Avdet'ü-l Vâsıl (Varıştan sonraki Dönüş), Suad Hakim, Beyrut, 1994.
13 Futûhât, II, 23-39.
14 Futûhât, Yahya neşri, IV, § 252
15 Futûhât II, 68.
16 Futûhât, II, 23-39, burada İbn Arabi velîlerin mertebelerini ve hâmili oldukları Esmâ mûcibince Allah'ın kendilerine verdiği vazifeleri mütalaa ediyor. Ayrıca s.6-22'de Allah'ın kutublar, imamlar, evtâd,abdâl, nükebâ gibi görevlendirdiği ve yetkilendirdiği velilerin mertebelerini mütalaa ediyor.
17 Futûhât, II, 157.
18 Futûhât, II, 157.
19 Futûhât, II, 139-372.
20 Futûhât, I, 191-3. (Tâlibin iki ayağı zâhiri ve bâtınıdır.
Kitap ve Sünnet.]
21 Futûhât,II, 17.
22 Futûhât, I,231.
23 Futûhât, II, 150.
24 Futûhât, II. 151-2.
25 Futûhât. II, 178.
26 Futûhât, IV, 182.
27 Futûhât, II, 177.
28 Futûhât, II, 20.
29 Futûhât, II, 144. Şeyh-i Ekber kendisini, yaratılış hakîkatine şâhit olan kişi için hayrı ve şerri müsâvi telâkki etmekle sınırlandırmıyor, hatta daha da ötelere kanat açıyor. Geçmişte kalmış bir şey için pişmanlık duymayı gerektiren tövbenin ikinci düsturuyla ilgili olarak şunları buyuruyor: 'edilmiş olması gereken tövbe edilmemiş olmasına rağmen her masiyetten sonra af kapısını çalma, edilmiş olması gereken tövbe edilmemiş olmasına rağmen isyan zamanında itaat etme ,edilmiş olması gereken tövbe edilmemiş olmasına rağmen isyan zamanında güzel fiiller işleme;çünki her masiyetin hâsenâttaki karşılığıyla değişmesine şâhit olurlar’(II, 140). İbn Arabi fiiliyata bakış açımızın ona değer kazandırdığını söyler: Fiiller zâtlarında hayırlıdır, şer ise sadece arızidir ve her arızi olan şey kaybolur. Eğer bir kişi kendisinden sâdır olan fiilleri Allah’a izâfe ederse hepsini hayır olarak görecektir; fakat kendinden bilirse şer tecellî edecektir. İbn Arabi’ ye göre fiilin zâtı tektir fakat sıfatları mütehavvildir, değişkendir. Fiileler değiştirilebilir, hayır şerre kâlbolunabilir, aynen Rabb’ü-l Âlemin olan Zât-ı Akdes'in Kitâb-ı Kerîm’inde buyurduğu gibi: "O, onların seyyiatlarını hasenâta tebdil eder”
30 Futûhât, 177. Ayrıca II. Cilt 156 sahîfede şöyle buyuruyor: 'Aramızdan kâmil olanlar O’ nu her gözde müşâhede ederler, fakat bazı insanların nazarında bazı gözler bazılarından daha evlâdır’
31 Futûhât, II, 156.
32 Futûhât, II, 177.
33 Futûhât Yahya neşri, IV, § 342

 

 

 

 
 Yeni Yazılar