Makaleler
:
William Chittick
ile İbn Arabi üzerine
ABD'li ünlü tasavvuf uzmanı Prof.
Dr. William C. Chittick, "İbn Arabî’nin savunduğu düşünülen Vahdet-i
Vücud, kendisinden çok çok sonra sözkonusu olmuş bir husustur"
dedi. New York Stony Brook Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Edebiyat
ve Kültürel Araştırmalar profesörüdür. Amerika Birleşik Devletleri,
Milford, Connecticut doğumlu olan William C. Chittick, lisansını Ohio
Wooster Koleji'nde tarih alanında tamamladıktan sonra, doktorasını Seyyid
Hüseyin Nasr’ın talebesi olarak 1974'te Tahran Üniversitesi'nde Fars
edebiyatı alanında tamamladı. Tahran'da Aryamehr Teknik Üniversitesi'nde
Beşerî İlimler bölümünde Karşılaştırmalı Dinler dalında hocalık yaptı.
İran Devrimi'nden önce İran Kraliyet Felsefe Akademisi'nde yardımcı
doçentti. 1979'da Amerika Birleşik Devletleri'ne döndü ve Dinî Araştırmalar
sahasında hocalığını sürdürdü. 25 kadar telif yahut tercüme eserinin
yanında, İslam düşüncesi, tasavvuf, Şiilik ve Fars edebiyatı sahalarında
150’den fazla makalesi bulunan, ancak bilhassa Muhyiddin İbn Arabî ve
Mevlânâ Celâleddin Rumî gibi mutasavvıf müellif ve şairlerin eserlerini
İngilizceye tercüme edip yorumladığı eserleriyle tanınan Chittick, hâlen
Tasavvuf ve İslam felsefesi üzerinde çeşitli araştırma projelerinde
çalışmakta ve İslâm klasikleri, Hinduizm, Dinî Araştırmalar, Arabça
ve Farsça dersleri vermeye devam etmektedir.Devamını okumak için tıklayınız.
Tasavvuf,
İbnü'l-Arabi ve Takipçileriyle Metafizik Bir Çerçeve Kazandı
Ekrem Demirli
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim
üyelerinden Ekrem Demirli ile İbnü’l-Arabî ekseninde konuştuk. Demirli,
son yıllarda İbnü’l-Arabî ve okuluna ilişkin yaptığı çalışmalarla dikkatleri
üzerine çeken bir akademisyenimiz. Şeyh’in üvey evladı ve yakın talabesi
olan Sadreddin Konevî’nin eserlerini dilimize çeviren Ekrem Demirli
aynı zamanda Konevî üzerine bir de kitap neşretti. Dünyada bir ilki
gerçekleştirerek İbnü’l-Arabî’nin hacimli eseri Fütühât-ı Mekkiyye’sini
dilimize kazandırmaya başlayan Ekrem Demirli, ayrıca Şeyh’in magnum
opus’u olarak anılan eseri Fusûsu’l-Hikem’i hem dilimize kazandırdı
hem de bu esere bir şerh denemesi yaptı. Sizleri kendisiyle bu çerçevede
yapmış olduğumuz söyleşiyle baş başa bırakıyoruz. Devamını Okumak
İçin Tıklayınız
MUHYİDDİN İbn-i
Arabi’ de Mistik Bilginin Kategorileri
ALİ NAKİ GÜNDOĞDU
Bugün burada yapmaya çalışacağımız
şey İbn-i Arabi’nin mistik felsefesini “varlık” ve “mevcudiyet” ile
ilgili bir anahtar kavramlar sistemi olarak ele almak ve bu felsefenin
çeşitli aşamalarını metodik ve ontolojik bir biçimde tahlil edip sizlere
sunmaktır.Kabul etmemiz gerekir ki ONTOLOJİ bu olağan üstü kişinin düşüncesinin
yalnızca bir aşamasıdır. Arabi’nin düşünce sistemini bir bütün olarak
ele alacak olursak orjinal ve derin bir dünya görüşünü ortaya koyan
ve ontolojiden hiçde az önemli olmayan psikoloji, epistemoloji, sembolizm
vs.. gibi daha başka kısımlarıda vardır;fakat Vücud kavramı göreceğimiz
gibi Arabi’nin felsefi düşüncesinin gerçek temeli olup ,Vücud teoriside
hiç kuşkusuz öylesine orjinaldir ki öylesine geniş kapsamlı bir tarihi
öneme sahiptir ki bunu tamamen ayrı bir yerde incelemek gerekir.
Devamını okumak için tıklayınız
Tasavvuf’a
bakış ve İbn Arabi
Gökçen Göksal
İslam dünyasında
düşünceleriyle öne çıkan bir isim olan Muhyiddin İbn Arabi, gerek yaşadığı
dönemde, gerekse daha sonraki süreçte sıkça eleştirilen bir o kadar
da okunan bir düşünür. Bugünden bakıldığında İbn Arabi, saygın bir İslam
düşünürü olarak anılmaktadır. İbni Arabi, Tasavvuf deyince ilk akla
gelen isimlerden biri olmakla birlikte, en fazla eleştirilen mutasavvıfların
da başında gelir. Genellikle tasavvuf, İbni Arabi üzerinden eleştirilir.
Oysa Tasavvuf felsefesini eserleriyle fikirleriyle ortaya koyan ilk
mutasavvıf Ebu Hâris Mehasibî’dir…Bundan sonra Cüneyd Bağdadî, Ebu Zeyd
Bestami ve Şakik Belki’yi zikredebiliriz" (1) İbn Arabi’yi bu isimlerden
daha çok eleştiri konusu yapan ise kendisinden önce yazılanları bir
bütün halinde ve tek bir felesefede toplayabilmiş olmasıdır. Bu da şüphesiz
kendisine atfedilen "Vahdet-i Vücud" görüşüdür.
İSLAM KELAMINDA RÜ'YETULLAH
VE İBN ARABİ'NİN GÖRÜŞLERİ
Dr. Hüdaverdi ADAM
KELAMCILARA GÖRE RÜ'YETULLAH
"Mü'minler
tarafından Allah'ın görülmesi" demek olan "Rü'yet" konusu,
Kelâmcılar arasında tartışılan meselelerden biri olmuştur. Bu mevzuda
Mu'tezile, Hâricîler ve Mürcie Nass'ları te'vîl etmek suretiyle Allah-u
Teâlâ'nın ahirette mü'minler tarafından görülebileceği inancına karşı
çıkarken; Ehl-i Sünnet, görülmesinin cevâz ve imkânını kabul etmiştir."Rü'yet"i
kabul eden Ehl-i Sünnet'in de, reddeden Mu'tezile, Hâricîler ve Mürcie'nin
de görüşlerini ispatta ortaya sürdükleri deliller aynıdır. Bu konuda
hadisleri "red", âyetleri ise "te'vîl" eden Mu'tezile;
iddiâlarını ispatta nakilden ziyâde akla, naklî delilden ziyâde aklî
delile değer vermiştir. Devamını Okumak İçin Tıklayınız
DAVUDÜ’L-KAYSERİ'NİN FELSEFİ
DÜŞÜNCELERİ
Mehmet VURAL*
HAYATI:
Davudü’l-Kayseri' nin hayatı ve şahsiyeti
hakkında detaylı bilgiye sahip olmamakla birlikte bazı kaynaklardan
onun hakkında kısmi bilgiler edinebilmekteyiz. Davudü’l-Kayseri'nin
tam adı Davud b. Mahmud b. Muhammed'dir. Kayseri'de doğduğu için "Kayseri"
künyesi verilmiştir. Aynı zamanda kendisinin Anadolulu olduğunu belirten
"er-rumi" lakabı da verilmektedir. Ayrıca kaynaklarda ona
"Karamani" ve "es-savi" gibi künyelerinde verildiğine
rastlamaktayız.Devamını Okumak İçin Tıklayınız
BİYOGRAFİ YAZARLARINA
GÖRE İBN ARABİ
Dr. Hüdaverdi
Adam
İbn Arabî, İslâm dünyasında tesiri
çok geniş bir sûfî, âlim ve düşünürdür. Çeşitli boyda beş yüzün (500)
üzerinde eser vermiştir. Afîfî'nin de belirttiği gibi [1] İslâm dünyasında
imanı, onun kadar tartışılan ikinci bir kişi olmamıştır. Yüzyıllar boyunca
onun bir kâfir ya da en büyük bir şeyh (Şeyhu'l-Ekber) olduğu tartışılmıştır.
Bunun sebebi üzerinde duran Afîfî "Geçmişteki İslâm âlimleri onun
felsefesi yada tasavvufunun ne olduğu ile ilgilenmek yerine felsefî
ve tasavvufî fikirlerinin İslâm’ın Nass'larına ne kadar uyduğu veya
uymadığı ile uğraşmışlardır. Onu tarafsız bir gözle incelemek ve İslâm
Tarihi'nin ana çatısı içinde lâyık olduğu yere oturtmak yerine, mü'min
mi, kâfir mi olduğunu kanıtlamaya daha fazla zaman harcamışlardır."
[2] der. Devamını Okumak İçin Tıklayınız
DAVUD EL-KAYSERÎ’NİN MEŞŞÂÎ
FELSEFEYİ ELEŞTİRİSİ
Ghulam Rıza AWANİ İngilizce
Konuşmanın Band Kayıtlarını
Çözen: Turan KOÇ
Konuşmam, Kayserî’nin Meşşâî (Peripatetik)
filozofları eleştirisi ile ilgilidir. Konuşmama başlamadan önce bizi
bu sempozyuma davet eden Kayseri Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür etmek
istiyorum. Çok saygı değer Japon Profesör Izutsu, Prof. Chittick, ve
Prof. Morris ile birlikte, İran’lı bir grup arkadaşın da katıldığı toplantılarda
Fusûsu’l Hikem okuyorduk.Bu okumalarımız yaklaşık altı yıl sürdü. Karşılıklı
metin okumalarımızda şerhlerden de yararlanıyorduk. Ben Kayserî’nin
Fusûsu-l Hikem Şerh’ini seçtim. Fusûsu-l Hikem’ i Kayserî’nin şerhi
ile birlikte başından sonuna kadar yüksek sesle kılı kırk yararcasına
tartışarak okuduk. Zaman zaman hem özgün metne, hem de Kayserî’nin şerhine
geri dönerek tekrar okuyorduk. Bu olay benim için tasavvuf, Ibn-i Arabi’nin
düşüncesi ve Kayserî’nin Fusûs üzerine yazdığı şerhinin derinliğini
anlamak bakımından büyük bir tecrübe oldu. Devamını Okumak İçin
Tıklayınız
DAVUD EL-KAYSERİNİN
FUSUSU'L-HİKEM ŞERHİ:
“MATLA-I HUSUS-I KELİM Fİ-MAANİ FUSUSI'L-HİKEM”
EKREM DEMİRLİ
Davûd el-Kayserî, 14. asırda yaşamış
önemli bir İslam düşünürü ve mutasavvıfıdır. Kaynaklardaki yetersiz
bilgilerin ışığında hayatına bakacak olursak, muhtemelen 1260 (662 h.)
tarihleri civarında doğduğu; tahsil hayatına doğduğu yer olan Kayseri'de
başladığı ve dini ilimlerdeki bilgisini artırmak için Mısır'a gittiği
bilinmektedir. Tasavvufi terbiyesini yine Konevî'nin talebelerinden
birisi olan Abdurrezzak Kaşanî'nin yanında ikmal eden Davûd el-Kayserî,
Orhan Gazi tarafından 1336 yılında İznik'te yaptırılan medreseye müderris
olarak tayin edilmiştir. Davûd el-Kayserî, ölümüne kadar bu görevde
kalmıştır.
İBN
‘ARABÎ’YE GÖRE VAHİY VE KEŞİF
Dr.
Cağfer KARADAŞ*
Allah’ın peygamberlerle
sözlü ilişki biçimi olan "vahiy" her ne kadar dine tâbî olanlar
içinde tartışılmasa da, din çatısının dışında kalanlarca hem peygamberin
kendi döneminde hem de sonraki zamanlarda tartışma konusu olmuştur.
Kendisini devrindeki peygambere bağlı olarak tanıtan velilerin "keşf"i
ise dinin bağlıları arasında vahiy ile karıştırılma ihtimalinden ve
bazı kimselerce ona alternatif olarak sunulma kaygısından dolayı sürekli
tartışmalı bir konumda bulunmuştur. Din karşıtlarına gelince, onlar
asıl olan vahyi reddettiklerinden fer’i durumundaki keşfi itibara bile
almamışlardır. Peygamberlere gelen vahyin tartışılmaması onların ilahi
güç tarafından korunmuş (ma’sum) kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır.
Ancak velilerin böyle bir özelliğe sahip oldukları pek söylenemez. Zira
özellikle İslâm dininde peygamberler dışında hiç kimseye bu türden bir
ayrıcalık tanınmamıştır. Böyle olmakla birlikte din bilginlerini peygamber
vârisi sayan birtakım hadislerden hareketle ve bilhassa tasavvuf büyüklerinin
gizem dolu karizmalarının etkisiyle, peygamberlerin ismet sıfatını andıran,
bir tür yanılmazlık zırhı olarak onlara “mahfuz” sıfatı verilmiştir.
Zira bu “mahfuz” kelimenin “ma’sum” kelimesinden lafız itibariyle ayrı
bir köke sahip bulunması velinin nebiden farklı olduğu imajını yaratmasının
yanısıra, anlam bakımından birbirlerinin neredeyse eşanlamlısı olmaları
veli bilgisi ile nebi bilgisinin aynı kaynaktan geldiği düşüncesinin
zihinsel planda oluşmasına imkan sağlamıştır. Böylelikle veliler, peygamberlerle
normal mü’minler arasında bir noktaya yerleştirilmek suretiyle onlara
dinde adeta ikinci dereceden bir itibar kazandırılmıştır. Ancak sözkonusu
noktanının bütün inananlar tarafından itirazsız kabul gördüğü söylenemez.
Zira böyle bir noktanın varlığını kabul etmeyenlerin bulunduğu da bir
gerçektir. Bununla birlikte veliler için bu ara noktanın varlığını benimseyenler
içinde de bir ittifaktan söz edilemez. Kimisi peygamberlikle karışması
olasılığını ortadan kaldırmak için bu noktayı aşağı çekmeye çalışırken,
böylesine bir kaygı taşımayanlar ise sözkonusu noktayı yukarı çekmekte
adeta peygamberle veliyi özdeşleştirmek suretiyle problemi iyice derinleştirmektedirler.
Problemin çözümü için sufiler arasında önemli bir yere sahip olan ve
kendisinden sonra bütün bir İslâm düşüncesini etkileyen İbn ‘Arabî’nin
(ö. 638/1240) bu konudaki düşüncesi önem arzetmektedir. Devamını
Okumak için Tıklayınız
Davud el-Kayseri ve Osmanli
Dusunce Geleneginin Tesekkulu
Ibrahim Kalin
Orhan Gazi'nin 1336 yilinda Iznik'te
kurdugu universitenin ilk baskani (muderris-i 'am) olan Davud el-Kayseri,
sadece Osmanli egitim sistemi acisindan degil ayni zamanda Turk ve Iranli
dusunurler uzerinde biraktigi etki itibariyle de Osmanli dusunce tarihinin
onde gelen isimlerinden biridir. Kayseri'nin 'ekberi' mesrebi, Ibn Arabi'nin
tasavvuf yorumunun Osmanli topraklarinda kok salmasini saglamis ve yazdigi
eserler, Ibn Arabi mektebinin anlasilmasinda basvuru kaynagi olarak
kullanilmistir. Iran ve Hindistan'daki gelismelere paralel olarak Kayseri'nin
onerdigi metafizik sistem, Islam dusuncesinin Ibn Sina'dan sonra yoneldigi
ana egilimleri kusatip entegre edecek bir nitelik sergilemis ve bu yonuyle
sadece Osmanli dusunurlerini degil, Iran'li pek cok mutefekkiri de bugune
kadar etkilemeye devam etmistir.Devamını Okumak İçin Tıklayınız
İBN ARABÎ
ve EKOLÜ HAYATI,
ESERLERİ ve TEFSİRİ
Şüphe yok ki, İbn Arabî (560/1165-638/1240),
İslam tarihinde tasavvuf konusunda eser yazanların en etkilisidir. Arap
dünyasında İbn el-Arabî olarak bilinir. O, (bizzat) kendi el yazısıyla
tam adının Ebu Abdullah Muhammed İbnu’l-Arabî el-Hâtimî olduğunu belirtir.
Lakabı Muhyiddin (dini ihya eden) ve Şeyhu’l-Ekber’dir (en büyük şeyh).
Kendisi, herhangi bir tarikat kurucusu sayılmadığı halde, etkisi yakın
çevresini de aşarak, öğretilerini aklî ve felsefî terimlerle açıklayan
bütün sufilere ulaşmıştır. O, tasavvuftaki farklı anlayışları ve pisagorizm,
simya, astroloji gibi çeşitli esoterik (bâtınî) akımları Kur’an ve Peygamberin
sünnetiyle biçimlendirmiş geniş bir senteze birleştirmeyi başarabilmiştir.
Devamını Okumak İçin Tıklayınız
Allah'ın emanetine
sahip çıkmak
Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç
Söyleşimize şiirle ve şairlerle başlamak
istiyorum. İsmet Özel; “Türk milleti olarak varlığımızı şiire borçluyuz.”
diyor. Siz de ‘Sûfi ve Şiir’ adlı eserinizde Osmanlı’nın millet ve devlet
olarak varlığını bilhassa üç mutasavvıf şaire borçlu olduğunu/dayandırdığını
söylüyorsunuz; İbn-i Arabi, Mevlâna ve Yunus Emre. Bu üç isim hangi
bakımdan bu köklü medeniyete önderlik etmiştir?
İBNÜ'L ARABİ'NİN
KÜLTÜRÜMÜZDEKİ YERİ VE ÖNEMİ-
Kâzım YILDIRIM*
PAÜ. Eğitim Fak.Derg. 1998, Sayı:4
ÖZET-
İbnü'ül Arabi'nin tam adı, Muhyiddin Ebu Abdullah Muhammed İbn-i Ali
îbnü 7 Arabi et-
Tai el-Hatimi el-Endülüsi'dir. Fakat o, İbnü'l Arabi diye tanınır. Endüsüs
'te doğmuştur.
Miladi 1205'te 4o yaşlarında iken Anadolu'ya gelmiştir. Anadolu'da Urfa,
Erzincan, Erzurum,
Sivas ve Malatya'da ikamet etmiştir. İbnü'ül Arabi, 1240yılında ölmüştür.
İbnü'l Arabi , eserlerinde su görüşleri vurgulam aktadır:
YİRMİ İKİNCİ HADÎS-İ
ŞERÎF -SADREDDİN
KONEVÎ
İbn Mes'ud'dan Hz. Peygamber'in
şöyle buyurduğu haber verilmiştir: " Rüyasında beni gören, gerçekte
görmüş gibidir. Çünkü şeytan benim sûretime giremez." Başka bir
rivâyette ise, şöyle buyurmuştur: "Çünkü şeytanın, benim sûretime
girme hakkı yoktur." Başka bir rivâyette ise, şöyle buyurmuştur:
"Beni gören Hakk'ı görmüştür. Çünkü şeytan benim görüntüme giremez."
DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ
Velayet Yolu – Suâd el-Hakîm
Hamd Kendinse
nispetle bütün mahlûkâtı müsâvi yaratanAllah’ adır. Herkes O'nun kuludur
ve herkes O'nun ilâhî sırrını, hilkat ve tecelli sırrını taşır. Ve her
bir yaratılmış, Cenâb-ı Hak'la hususi hir vechede, kendine has bir râbıtayı
zevk eder. Öyle ki bu râbıtaya ne bir başkası ortak olabilir ne de bir
üçüncü araya arebilir. Bu hususi vechenin kaynağı ve delili yaradılış
anına, Hakk'ın iradesinin varatmayı dilediği ve böylece yaradılışın
gerçekleştiği ana tekabül eder (1) Devamını okumak için tıklayınız
KADININ İBN-İ
ARABİDEKİ İKİLİ GÖRÜNTÜSÜ (TASAVVURU)
“İNSAN BİR
VARLIK VE EVRENSEL BİR PRENSİP OLARAK, KADIN”
Şaşırtıcıdır
ki, 8 asırdan fazla bir zaman önce büyük İslam bilgini Muhiddin İbn
Arabi (hicrix560-638) erkek ile kadının insanı kapasite olarak tam bir
eşitlike oldupunu söyler. İbn-i Arabi erkeğin kadına olan önceliğine
veya derecesine varlıksal bir açıklama getirerek evrenle ilgili eril
ve tekil düşünceleri bir kenara bıraktırır, onun yerine yaradılış ve
irfan düzeyinde erilliğin ve dişiliğin birbirine kaynaştığı evrensel
ve zaruri bir birlikten bahseder.
İngilizler, Muhiddin Arabi'yi araştırıyor
Konya'da araştırmalarda
bulunan İngiliz yazar Hırtenstein, Muhiddin Arabi'nin deşifre edilmemiş
kitaplarını ilk kez tercüme edip çeşitli dillerde yayımlayacak.
İngilizler,
adına dernek kurdukları İslam Tasavvufçusu ve Metafizikçisi Muhiddin
Arabi hakkında araştırmalar yaparak, öğretilerini çeşitli yayınlar ve
seminerlerle tüm dünyaya anlatmaya çalışıyor.
12. ve 13. yüzyıllarda yaşayan ve kendisinden sonraki ilim adamlarını
derinden etkileyen ünlü İslam Mutasavvıfı Muhiddin Arabi'nin dünya görüşleri,
İngiltere'de yeniden keşfedilmeye başlandı.
1982 yılında çok az sayıda kişiyle Londra'da kurulan Muhiddin Arabi
Derneği'nin, bugün bütün dünyada 500'ü aşkın aktif üyesi bulunuyor.
Muhiddin Arabi'yi düşüncelerinden etkilenerek araştıran ve akademik
çalışmalar yapan çok sayıda kişinin görev aldığı dernek, ünlü filozofun
öğretilerini bütün dünyaya anlatmak ve tanıtmak amacını taşıyor.
Bütün dünyada düzenlenen Muhiddin Arabi ile ilgili etkinlikleri düzenleyen,
destekleyen ve seminerler vererek ünlü düşünürü tanıtan dernek, aynı
zamanda yaptığı araştırmaları, dergiler ve kitaplarla yayınlıyor.
Devamın okumak için tıklayınız
Bir âşık olrak ibnü’l Arabî
Şeyh-ül Ekber
olarak tanınan İbn Arâbî, mutasavvıflar içinde en bilinenidir. Tasavvufî
düşünceye dâir bir çok eser vermiştir. Günümüze ulaşan 500 eserinin
içinde belki de en uzun olanı, yeni basımda 15.000 sayfasıyla ‘Fütuhat
el-Mekkiye’dir. Bu eser İbn Arabî’ye Allah, Peygamber, erenler veya
Allah dostları (evliya) tarafından, ilham yoluyla verilen ilmin inanılmaz
ayrıntılarını içermektedir. Eserde kullanılan sözcükler; İslâmî düşünce
akımlarından, özellikle Şeriat, tasavvuf, ilâhiyat, felsefeye ait terminolojiden
alınmıştır. Devamını okumak için tıklayınız.
İbnü'l-Arabi'nin Alem ve Tabiat
Görüşü
Herşey Canlıdır
ve Herşey Tanrıya İşaret Eden Bir Ayettir
Ekrem Demirli-Keşkül Dergisinden
İbnü’l-Arabi'nin
insan-âlem ilişkilerini yorumladığı ve insanı âlemin anlamı ve sebebi
saydığı varlık görüşünün ana fikrini insanın konumunu dikkate alarak
özetlemek isteseydik, bunun için seçeceğimiz ifade herhalde yalnız
değiliz olabilirdi: Vakıa, bu ifade bir yandan çağdaş düşüncelerde
ortaya çıkmış ve geçmişi değerlendiren bir anlam çerçevesi olarak insanın
âlemdeki yalnızlığı, boş ve anlamsız bir dünyaya atılmışlığı fikri kadar,
kadim öğretilerden tevarüs edilen âlemin karanlık ve zulmet olması ve
insanın zindanı gibi kötümser fikirlere karşı İbnü'l-Arabî'nin cevabını
teşkil eder. İbnü'l-Arabî'nin her şeyin canlılığı fikri, genel anlamda
doğa ve âlem görüşünü anlamamızı sağlayan temel hususlardan birisi
olduğu kadar, aynı zamanda varlığın birliği (vahdet-i vücûd) ve bu meyanda
ilâhî isimler teorisiyle yakından ilgili ve onun istilzam ettiği bir
neticedir. İbnü'l-Arabî, bu görüşünü âyetler, hadisler ya da tasavvufî
keşiflere dayanarak geliştirdiğini söyler. Bununla birlikte bu teoride
en kadim inançlardan ve evren anlayışlarından beri bilinegelen her şeyin
canlılığı ve her şeyde bir ruh bulunduğu fikriyle benzerlikler taşır.
Bu yönüyle teori, insanın evrendeki konumunu ve Tanrı-âlem ilişkisindeki
insanın biricik ve müstesna konumunu da dikkate aldığımızda, insanın
âlemin bir parçası olması ve âlem içindeki her şey ile yakından ilişkili
olmasının da gerektirdiği bir sonuçtur. Devamını okumak için
tıklayınız
İbn-i Arabi Kâhin Değil
Nostradamus'un kehanetlerini bile 'herkes her şeyi
bizden aldı'
yaklaşımıyla İbn-i Arabi'ye dayandırmaya çalışanlar olduğunu kaydeden
Prof.
Dr. Mahmut Erol Kılıç, bu iddiaların bilimsel hiçbir kanıtı olmadığını
söyledi.
Büyük İslâm
düşünürü Muhyiddin İbn-i Arabi üzerine çalışmalarıyla
tanınan Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, İbni Arabi'ye yazmadığı bir çok
kitabın
izafe edildiğini, onun popülaritesinden faydalanarak kazanç sağlandığını
ifade etti. Bazı müslümanların 'herkes her şeyi bizden aldı' yaklaşımıyla
Nostradamus'un kehanetlerini de İbn-i Arabi'ye dayandırmaya çalıştıklarını
kaydeden Kılıç, bu iddiaların bilimsel hiçbir kanıtı olmadığını savundu.
Kılıç, İbn-i Arabi'nin kehanet değil doktrin sahibi gerçek bir düşünür
olduğunu, âlemin varoluşunu izah ederken harfler metafiziği yaptığını,
ancak
bunu yaparken de çok gizli sırları açığa çıkarmak derdinde olmadığını
belirtti. İbn-i Arabi'nin "Harflerin İlmi" adlı eserinde âlemi
harflerle
şifreleştirip ehlinin anlaması açısından pedagojik bir gaye güttüğünü
kaydeden Kılıç, Arabi'nin İslâm'ın metafiziğine yönelik görüşleri olduğu
gibi pratiğine yönelik hukuk gibi diğer alanlarda da çalışmalarının
olduğunu
vurguladı.Devamını okumak için tıklayınız
Sayın Murcia
Turabi beyin http://www.blogcu.com/ibnarabi
sitesinden,
Rasim Özdenören’in
8 Ocak 2005 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde Fenâ Risalesi üzerine yazdığı
bir yazı.
Fenâ Risalesi
Mahmut Kanık,
kendini dil ve edebiyat konusuna hasretmiş, ağırlıklı olarak René Guénon'dan,
İbn Arabi'den çevirdiği kitaplarla hem çeviri dünyamıza, hem İslâm'ı
anlama yetimize katkı sağlamıştır. İlahî Aşk, Nurlar Risalesi, Marifet
ve Hikmet, Harflerin İlmi, Hakikat ve Tefekkür, Arzuların Tercümanı
onun İbn Arabi'den dilimize kazandırdığı eserlerdendir. Elimizdeki eser,
gene İbn Arabi'den Türkçeleştirilmiş Fenâ Risale'dir. Bu çeviri, Muhammed
Valsan'ın gerçekleştirdiği Fransızca çevirisi ile Arapça aslı karşılaştırılarak
ve Valsan'ın çevirisine eklediği dipnotlar da Türkçe'ye aktarılarak
meydana getirilmiştir. Valsan'ın kendi çevirisine kattığı "Giriş"
yazısı da Kanık'ın çevirisinde yer alıyor. İşbu Giriş'te Valsan şunu
söylüyor: " Bu risale, İslâm'daki tasavvuf yolunun incelenmesine
ve metafizik bilgi alanına bir giriş olarak değerlendirilebilir. Fakat
bu risale, özellikle tasavvuf yolunun ve bu yola özgü vasıtaların, ister
zâhircilik tarafından ister felsefî akılcılık tarafından olsun, uğradığı
saldırılara karşı, 'keşf' olarak, bir nevi savunma gibidir." (s.14).
Devamını okumak için tıklayınız
Prof. Dr. Mustafa Tahrali
ile Mevlânâ ve Ibn Arabî üzerine söylesi
Marmara Üniversitesi Ilahiyat Fakültesi anabilim
Dali ögretim üyesi Prof Dr. Mustafa Tahrali özellikle Mevlânâ ve Ibn
Arabi üzerine çalismasiyla taninan bir isim. Yaptigimiz söylesisyi ilgiyle
okuyacaginizi umuyoruz.
Necdet Yilmaz
Soru: Hazreti
Mevlânâ ile Ibn Arabî ayni asrin insani. Farkli cografyalarda yetismis
olmalarina ragmen âdetâ ayni kaderi paylasan iki sahis. Isterseniz yasadiklari
dönemi bir hatirlayarak konusmamiza baslayalim.
Cevap: Kasim ve Aralik aylari hem Ibn Arabî hazretlerinin hem de Mevlana'nin
vefatinin sene-i devriyeleri. Ikisinin vefati arasinda 30-40 sene kadar
fark var. Fakat; ayni çagin insani; Muhyiddin ibn Arabî hazretleri yasça
kidemli. Ikisi de Konya'ya gelmisler, Konya'yi vatan tutmuslar; Ibn
Arabî, Sadreddin Konevi'nin üvey babasi olarak bir Konyali insanin yetismesine
sebep olmus. Ikisi de uzak diyarlardan göç ederek gelmisler. Hazreti
Mevlânâ, Ortaasya'dan; babasi Bahaddin Veled'in arkasindan, Ibn Arabî
de ondan 7-8 sene evvel Endülüs'ten yani Ispanya'dan kalkarak Konya'ya
kadar gelmisler. Adetâ Anadolu'da bulusmak üzere sözlesmisler gibi.
Devamını okumak için tıklayınız
MUHYİDDİN-İ ARABÎ'DEN FAHREDDİN
RÂZÎ'YE MEKTUP
Şeyh
Muhyiddin İbn-i Arabî'nin, Rey hatîbinin oğlu İmam Fahreddin Râzî'ye
yazmış olduğu risâle:
Bismillâhirrahmânirrahîm...
Her şeye yeten
Allâh'a hamd olsun! Salât ve selâm, onun seçtiği bütün peygamberlerin
üzerine olsun! Benim Allâh yolundaki dostum Fahreddin Muhammed Râzî'ye
de selâm olsun ve Allâh onun himmetini yüceltsin! Bundan sonra: Senin
için biz, kendinden başka tanrı olmayan Allâh'a övgüde bulunuruz (seni
Allâh'a medhederiz). Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
Devamını okumak için tıklayınız