Ana Sayfa
  Hayatı
  Eserleri
  Sadreddin Konevi Hz.
  Akademik Yazılar
  Makaleler
  Linkler
  Kitaplar
  E-Kitaplar
  Eserlerinden
  Ziyaretçi Defteri
 
 
 

 

YİRMİ İKİNCİ HADÎS-İ ŞERÎF

SADREDDİN KONEVÎ


İbn Mes'ud'dan Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu haber verilmiştir: " Rüyasında beni gören, gerçekte görmüş gibidir. Çünkü şeytan benim sûretime giremez." Başka bir rivâyette ise, şöyle buyurmuştur: "Çünkü şeytanın, benim sûretime girme hakkı yoktur." Başka bir rivâyette ise, şöyle buyurmuştur: "Beni gören Hakk'ı görmüştür. Çünkü şeytan benim görüntüme giremez."

Hadîsin Sırrı ve Mânâlarının İzâhı

Hz. Peygamber, tahakkuk ve ahlâklanma yönünden Hakk'ın bütün isim ve sıfatlarının mazhârı olsa bile peygamberlik, insanları irşad ve onları kendisini elçi diye gönderen Hakk'a davet etmesinin bir gereği olarak, Hakk'ın kendisinde en hâkim ve galip olan sıfatı, hidâyet ve el-Hâdi ismidir; nitekim Allah Teâlâ, "Sen, muhakkak ki, sırat-ı müstakime/doğru yol hidâyet edersin." buyurmaktadır. Binaenaleyh, Hz. Peygamber (a.s.) el-Hâdi isminin sûretidir ve hidâyet sıfatının mazhârıdır, şeytan ise, el-Mudill isminin mazhârıdır ve dalalet sıfatıyla zuhûr etmiştir; bu iki isim ve özellik ise, birbirlerinin zıddıdır.

Bir hadîste bu yorumu teyit eden bazı ifadeler bize aktarılmıştır ki, bu, uzun bir hadîstir. Bu uzun hadîste Hz. Peygamber, sahip olduğu şeyi görmek için İblis ile karşılaşmak ister. Bunun üzerine İblis, Hz. Peygamber'in huzuruna getirilir. Bu esnada melekler de, İblis kendisine bir zarar vermesin diye Peygamber'in etrafını çevirirler.

Hz. Peygamber, İblis'e şöyle sorar: " İblis! Neye sahipsin, söyle!" Bunun üzerine İblis, şöyle der: "Ey, Muhammed! Allah Teâlâ, seni hidâyet özelliğiyle yaratmıştır; bununla birlikte hidâyet senin elinde değildir. Beni de dalalet özelliğiyle yaratmıştır; bununla birlikte saptırmak benim elimde değildir."

Bunun üzerine Allah Teâlâ, peygamberine " Şeytan her ne kadar yalancı olsa da, sana doğru söylemiştir." diye haber vermiştir.

Bu ifadeden şeytanın gerçekte peygamberin zıddı olduğu ortaya çıkmaktadır; iki zıt ise, bir araya gelmez ve biri diğerinin sûretiyle tezâhür edemez. Aynı şekilde, peygamberi de -ifade edildiği gibi- Allah Teâlâ hidâyet için yaratmıştır. Şâyet, şeytanın peygamberin sûretiyle gözükmesi caiz olsaydı, Hakk'ın peygamberi aracılığıyla hidâyetini dilediği insanlara gösterdiği ve ortaya koyduğu mucizelere olan itimat sarsılırdı. Bu nedenle Allah Teâlâ, peygamberinin sûretini şeytanın kendisiyle tezâhür etmesinden korumuştur.

Şöyle bir iddia ileri sürülebilir: "Hakk, her şeyden büyüktür. Buna rağmen şeytan Hz. Peygamber'in sûretinde gözükemediği hâlde, nasıl olmuş da pek çok insanı saptırmak için kendilerine gözükmüş ve onlara kendisinin Hakk olduğunu söyleyebilmiştir? Kuşkusuz ki, bazı insanlar bu şekilde sapıtmışlar Hakk'ı gördüklerini ve hitabını işittiklerini zannetmişlerdir." Bu itiraza şöyle cevap verilir:

İki durum arasında iki yönden fark bulunmaktadır: Birincisi, bütün akıllı kişiler şunu kesin olarak bilirler ki: Peygamberin aksine Hakk'ın şeytan ile arasında benzerliğe neden olabilecek belirli bir sûreti yoktur; peygamberin ise, belirli, bilinen ve görünen bir sûreti vardır.

İkincisi, Hakk'ın genişliğinin bir hikmeti de, dilediğini saptırması ve dilediğine de hidâyet etmesidir. Nitekim, şeytan ile Hz. Peygamber arasında geçen konuşmada buna dikkat çekilmiştir; Hakk da, şeytanın özellikle yalancı olduğunu belirtmiş olmasına rağmen bu hükmünde kendisini tasdik etmiştir.

Peygamber ise, sadece hidâyet sıfatıyla sınırlıdır ve onun sûretiyle tezâhür etmiştir. Bu nedenle, şeytanın onun sûretine girmesinin engellenmesi gerekmiştir; böylelikle de, kendisine güven devam eder ve Hakk'ın peygamber vasıtasıyla hidâyetini irâde ettiği kimselerde hidâyet hükmü tezâhür eder.

Şâyet Hakk, peygamberinin sûretini korumamış olsaydı, bu durumda " Muhakkak ki sen sırat-ı müstakime hidâyet edersin." âyetinin sırrı tezâhür etmez ve peygamberin gönderilmesinin herhangi bir faydası gerçekleşmezdi.

Şu var ki: Burada dikkat çekilmesi gereken bir delil ve bir ölçü/mîzân vardır: Hz. Peygamber'i rüyasında gören kimsenin rüyasının doğruluğunun ölçüsü, rüyada gördüğü sûretin hadîs kitaplarında zikredilen şemail-i şerîf'e benzer bir sûret olmasıdır. Nitekim, rivâyet edilmiş bazı sahih hadîslerde buna işaret edilmiştir: "Beni rüyada gören kimse, beni görmüştür."

Hatta bir insan, meselâ uzun boylu veya çok kısa, kumral veya yaşlı, fazla esmer gibi peygamberi sahip olduğundan farklı bir sûrette görmüş olsa, gerçekte onu görmüş sayılmaz. Bu bağlamda, kişinin Hz. Peygamber'i gördüğüne dair kesin bir kanaate varmış olması, delil değildir; bilakis rüyada görülen bu farklı sûret, gören kişinin inancına veya hâline veya İslâm'ın bir hükmü veya özelliğine veya peygamberin sûreti diye görülen bu sûretin görüldüğü mekâna nispetle şerîatın sûretidir. Bu durumu, gerek kendimizde ve gerekse de pek çok insanda tecrübe etmişizdir; şeyhlerimizden de bunu teyit eden pek çok farklı şey dinledik. Bunlardan birisi, Şeyhimiz İmam-Ekmel Muhyiddin b. Muhammed b. Ali İbnü'l-Arabî'nin bana anlattığı rüyadır:

Şeyh, İşbiliye Camii'nde bir sabah uykusunda, Hz. Peygamber'i ölmüş bir hâlde ve mescidin duvarlarında hareketsiz kalakalmış vaziyette görmüştür. İşbiliye, Endülüs'ün bir beldesidir. Aradan seneler geçtikten sonra şeyh, Allah ehlinin yoluna katılmış, sahip olduğu ve ilgilendiği dünyevî şeyleri terk etmiş, Allah Teâlâ da kendisine fetihler vermiştir. Bir gün şeyhin, İşbiliye'li olan hayırlı ve faziletli bir insanla birlikte bir işi için bu caminin bir kapısından diğerine geçmesi nasip olmuştu. Şeyh, iki rekat tahiyetü'l-mescid/mescidi selâmlama namazı kılmadan camiden çıkmayı, camiyi yol hâline getirmeyi sevmezdi. İki rekat namaz kıldıktan sonra, caminin dilediği kapısından çıkardı. Nitekim, biz dostlarına da, çok kapılı camilere girip iki rekat namaz kılmadan çıkmamızı yasaklamıştı.

Şeyh, şöyle anlatmıştı:

"O arkadaşımla camiye girdiğimde, kendisine 'İki rekat namaz kılmadan camiden çıkmayı uygun görmüyorum.' dedim.

Arkadaşım 'Gel, şu tarafta kıl!' diyerek Hz. Peygamber'i ölü ve duvarda hareketsiz bir hâlde asılı gördüğüm tarafı gösterdi.

Ben diretince 'Niçin namaz kılmaktan çekiniyorsun?' diye sordu.

'Bir zamanlar rüyamda, orada Hz. Peygamber'i ölü ve hareketsiz görmüştüm, orada namaz kılmaktan çekiniyorum.' dedim.

Bunun üzerine arkadaşım şaşırdı ve şöyle karşılık verdi:

'Gerçeği görmüşsün, şimdi sana rüyanın sırrını anlatacağım: 'Burası benim evimdi. Bölgenin valisi camiyi genişletmek istedi; caminin çevresini yükseltti, camiye katmak için çevresindeki evleri satın aldı, sadece benim evim kaldı. Benimle pazarlık yaptılar, fakat istediğim parayı vermediler. Ben karşı çıkınca, rızam olmadan arzularına göre evimi aldılar. İşte, senin gördüğün şey, Hz. Peygamber değil, bu şehir ahâlisine nispetle ölen şerîatıydı. Geçerli bir satış akdi yapılmadığı için, şerîat satım yapılmış gibi hasır altı edilmiştir. Dolayısıyla bu yer, rızayla verilmiş bir yer değildir. Şimdi ise -şahit ol ki- hakkımı Müslümanlara helâl ediyorum. Gel beraber burada kılalım.'

Gittik ve beraberce namaz kıldık. Sonra da ihtiyacımız için yola çıktık."

***

Şam'da bana şöyle bir olay anlatılmıştı: Salih bir insan, rüyasında Hz. Peygamber'e bir tokat attığını görmüş. Adam korkuyla uyanmış, Hz. Peygamber'in azameti karşısında, gördüğü şey onu dehşete düşürmüş.

Bir şeyhe gidip rüyasını anlatmış, şeyh ona, şöyle demiş: "Hz. Peygamber, senin veya başka birisinin elinin kendisine uzanmasından yücedir. Vurduğun şey, onun şerîatıdır, sen, şerîatın bir hükmünü ihlal etmişsin. Tokadın yüze atılması ise, büyük günah/kebair işlediğini gösterir."

Bunun üzerine adam, düşünmüş ve kebair bir günah işlediğini hatırlayamamış. Dindar bir insanmış ve şeyhin tabirlerindeki isabetini bildiği için, şeyhi suçlamadan, üzüntülü ve düşkün bir hâlde evine dönmüş.

Eşi, üzüntüsünün sebebini sorunca, adam, rüyasını ve şeyhin yorumunu anlatmış. Bunun üzerine kadın şaşırmış ve pişman olup şöyle demiş: "Ben seni tasdîk ediyorum. Falancanın evine girersem boş olacağıma dair yemin etmiştin. Kapılarından geçerken ısrarlarına dayanamayarak yanlarına gittim. Sonra da, olup biteni sana anlatmaktan korktum ve olayı gizledim."

Bunun üzerine adam, hemen tövbe ve istiğfar etmiş, Hakk'a yalvarmış, kadın iddetini doldurunca da, nikâhını tazelemiş.

***

Benim rüyam ise, şudur: Bağdat'ın, Moğollar tarafından zaptedildiği gecenin sabahında rüyamda Hz. Peygamber'i tabutta kefenlenmiş bir hâlde gördüm. İnsanlar, onu tabuta bağlıyorlardı, başı açıktı, saçı neredeyse yere değecekti. Onlara "Ne yapıyorsunuz?" dediğimde onlar "Hz. Peygamber ölmüştür, onu taşıyıp defnetmek istiyoruz." diye cevap verdiler.

Kalbimde, Hz.Peygamber'in ölmediği hissi doğdu. Onlara "Yüzü ölü bir insanın yüzüne benzemiyor, durum aydınlanıncaya kadar sabredin." dedim.

Hz. Peygamber'in ağzına ve burnuna yaklaştım, zayıf bir nefes aldığını gördüm. Onlara bağırdım ve Hz. Peygamber'i defnetmelerine mâni oldum.

Korku ve dehşet içinde uyandım. Daha önceden karşılaştığım sayısız tecrübeler vasıtasıyla gördüğüm rüyanın anlamını kavradım. Bu, İslâm âleminde büyük bir hâdisenin gerçekleşeceğinin simgesiydi. Moğollar'ın Bağdat'a yöneldikleri haberi ulaşınca, onların Bağdat'ı zaptettiklerini anladım. Rüyamı gördüğüm tarihi de kaydettim: Olaya şahit olmuş eli kalem tutan pek çok kimse, Bağdat'ın aynı gün işgal edildiğini haber vermiştir.

Rüyam, benim tabir ettiğim şekilde gerçekleşmiş oldu.

***

Bu konuda duyduğum ve bizzât tecrübe ettiğim gerçek olayları anlatmaya kalksaydım, söz çok uzardı; sadece, örnek ve Allah yoluna sülûk etmiş bazı insanların rüyalar hakkında karşılaştıkları karışıklığa dikkat çekmek için bu kadarını anlattım. Onlar Hz. Peygamber'i, zikredildiği tarzda, kendi zanlarına göre görmüşlerdir. Hz. Peygamber, rüyalarında kendilerine bazı olayları haber vermiş, fakat olaylar haber verildiği gibi gerçekleşmemiştir. Onlara rüyalarında gördükleri sûreti sorduğumda, bana Hz. Peygamber'in asıl sûreti olan hilye-i şerîfinden farklı bir sûrette Hz. Peygamber'i gördüklerini bildirmişlerdir. Bunun üzerine, kendilerine bunun sebebini anlattım ve dikkatlerini çektim. Böylece onlar da, rahatlayıp hatalarının farkına vardılar.

Zikredilen bu tarz rüyaları defalarca görüp tecrübe ettiğimiz gibi, Hz. Peygamber'i aslî sûretinde görüp peygamberin de kendilerine rüyalarında haber verdiği şeylerin değişmediğini, aksine apaçık bir nas gibi olduklarını tecrübe ettik ve gördük; biz de, Hz. Peygamber'den rivâyette bulunduk.

Allah'a hamd olsun!

Kırk Hadîs Şerhi

Çev. Ekrem Demirli

http://www.keskuldergisi.com/keskul_detay.asp?haber_id=55

 

 

 

 
 Yeni Yazılar