|
(Bu
makale l997 tarihinde Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen
Uluslar arası 8. ve 9. Yüzyollarda Anadolu’da İslam Düşüncesi ve Davud
El Kayseri Sempozyumunda Sunulmuştur)
İBN ‘ARABÎ’YE GÖRE VAHİY VE KEŞİF
Dr.
Cağfer KARADAŞ*
I. Giriş
Allah’ın peygamberlerle sözlü ilişki biçimi olan "vahiy" her
ne kadar dine tâbî olanlar içinde tartışılmasa da, din çatısının dışında
kalanlarca hem peygamberin kendi döneminde hem de sonraki zamanlarda tartışma
konusu olmuştur. Kendisini devrindeki peygambere bağlı olarak tanıtan
velilerin "keşf"i ise dinin bağlıları arasında vahiy ile karıştırılma
ihtimalinden ve bazı kimselerce ona alternatif olarak sunulma kaygısından
dolayı sürekli tartışmalı bir konumda bulunmuştur. Din karşıtlarına gelince,
onlar asıl olan vahyi reddettiklerinden fer’i durumundaki keşfi itibara
bile almamışlardır. Peygamberlere gelen vahyin tartışılmaması onların
ilahi güç tarafından korunmuş (ma’sum) kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır.
Ancak velilerin böyle bir özelliğe sahip oldukları pek söylenemez. Zira
özellikle İslâm dininde peygamberler dışında hiç kimseye bu türden bir
ayrıcalık tanınmamıştır. Böyle olmakla birlikte din bilginlerini peygamber
vârisi sayan birtakım hadislerden hareketle ve bilhassa tasavvuf büyüklerinin
gizem dolu karizmalarının etkisiyle, peygamberlerin ismet sıfatını andıran,
bir tür yanılmazlık zırhı olarak onlara “mahfuz” sıfatı verilmiştir. Zira
bu “mahfuz” kelimenin “ma’sum” kelimesinden lafız itibariyle ayrı bir
köke sahip bulunması velinin nebiden farklı olduğu imajını yaratmasının
yanısıra, anlam bakımından birbirlerinin neredeyse eşanlamlısı olmaları
veli bilgisi ile nebi bilgisinin aynı kaynaktan geldiği düşüncesinin zihinsel
planda oluşmasına imkan sağlamıştır. Böylelikle veliler, peygamberlerle
normal mü’minler arasında bir noktaya yerleştirilmek suretiyle onlara
dinde adeta ikinci dereceden bir itibar kazandırılmıştır. Ancak sözkonusu
noktanının bütün inananlar tarafından itirazsız kabul gördüğü söylenemez.
Zira böyle bir noktanın varlığını kabul etmeyenlerin bulunduğu da bir
gerçektir. Bununla birlikte veliler için bu ara noktanın varlığını benimseyenler
içinde de bir ittifaktan söz edilemez. Kimisi peygamberlikle karışması
olasılığını ortadan kaldırmak için bu noktayı aşağı çekmeye çalışırken,
böylesine bir kaygı taşımayanlar ise sözkonusu noktayı yukarı çekmekte
adeta peygamberle veliyi özdeşleştirmek suretiyle problemi iyice derinleştirmektedirler.
Problemin çözümü için sufiler arasında önemli bir yere sahip olan ve kendisinden
sonra bütün bir İslâm düşüncesini etkileyen İbn ‘Arabî’nin (ö. 638/1240)
bu konudaki düşüncesi önem arzetmektedir.
II.
İbn ‘Arabî'de Keşif
İbn ‘Arabî, duyular ve akıl yoluyla elde edilen bilgilerin yanısıra, diğer
sufîler gibi, alternatif bir bilgi edinme yolu olarak keşfi kabul eder.
Ona göre Allah, ilham veya keşf yoluyla bazı seçkin kullarına metafizik
ve fizik (ma‘kûlât ve mahsûsât) aleme dair bilgiler verir. İşte keşf veya
ilham denilen bu bilgi elde etme yolu, aklî çıkarsamayla bilgi elde etmede
kullanılan metoddan farklı olmasının yanısıra, salt bilgi bakımından da
yenilik ve çeşitlilik arzeder. Her şeyden önce bu, tarz bakımından olağandışılık
özelliği taşır ve akılla elde edilen nazarî bilginin bir nevi mukabili
sayılabilir. İbn ‘Arabî’nin bu anlayışına benzer bir yaklaşım Yeni Platonculğun
kurucusu Plotinus’ta (204-270) görülür. Ona göre bilgi edinme yolları
duyular, akıl ve vecd’dir. Vecd’in verileri duyular ve aklın verilerinden
üstündür. Çünkü vecd halinde ruh bedeni terkederek Tanrı ile birleşir.
İbn ‘Arabî keşfi, nazarî (aklî) bilginin alternatifi görmekle birlikte,
aklı ve duyuları tamamen yok sayan bir anlayış içerisinde değildir. Aksine
keşfi onların yanında yeni bir bilgi kaynağı olarak görme eğilimindedir.
Bununla birlikte keşfi, duyular ve aklın ulaşamadığı veya ulaşma imkânı
olmayan bir alan için gerekli görür. Nitekim o, âleme bakıldığında sınırlı
bir takım hakikatlerinin görüleceğini, halbuki bu hakikatlerin latîf sırları
ve şaşılacak yönleri olduğunu, bunların ise nazar ve fikirle idrak edilemeyeceğinden
hareketle keşfe başvurulmasının gerekliliğini savunur ve duyularla aklın
bittiği yerde keşfin devreye gireceğinin altını çizer.
İbn ‘Arabî, keşfin gerekliliği hususunda kelâmcıların nübüvvet ve vahiy
için kullandıkları delilleri kullanır. Bunların başında “aklın her şeyi
kavrayamayacağı” ilkesi gelmektedir. Bu durum onun açısından pek şaşırtıcı
görülmemelidir, zira o, vahiyle keşif arasında geldiği kaynak bakımından
fark görmediği için nebi ile veli bilgisini bir kabul eder. Bu noktada
onun nübüvvet ve velâyet anlayışına kısaca değinmek gerekir.
III. İbn ‘Arabî'nin Velâyet ve Nübüvvet Anlayışı
İbn ‘Arabî salt nübüvvet (peygamberlik) anlayışı bakımından diğer İslâm
alimlerinden pek farklı düşünmez. Onun farklı tarafı nübüvvet ile velâyeti
(velilik) özdeşleştirme gayretidir. O temelde nübüvveti, umumî nübüvvet
ve teşriî nübüvvet şeklinde ikiye ayırır. Umumî nübüvveti peygamberler
de dahil olmak üzere “Allah dostu” dediği herkesi kapsamına alabilecek
genişlikte tutarken, teşriî nübüvveti melek ve vahiy vasıtasıyla şerî
hüküm koyucu ve icra edici bir görevle yükümlü kılınan kişilerle sınırlandırır.
Bunun dışında şer’î nübüvvet, nebi’nin varlığı ile sınırlı iken, umumî
nübüvvet peygamberin varlığı ile sınırlı olmayıp tevarüs yoluyla süreklilik
arzeder. Örneğin Hz. Peygamberin vefatı ile teşriî nübüvvet son bulmuş
ancak umumî nübüvvet devam etmektedir. İşte bu umumî nübüvvete İbn ‘Arabî
“velâyet” adını vermekle birlikte veliye “nebi” ya da “resul” isminin
ya da sıfatının verilmesine karşı çıkar. Her ne kadar veli, nübüvvet mirasından
pay almak ve bir nevi nebinin suretiyle sûretlenmek noktasında nebinin
özelliklerini taşısa da, hüküm koyma (teşri) vasfının olmaması hasebiyle
nebi ya da resul isimlerini almayı hak etmemiştir. Zaten her veli bağlı
bulunduğu peygamberin şeriatı ile yükümlü olması dolayısıyla “tâbî” konumundadır.
Zira veliler peygamberlerin kurduğu merdivenden tırmanan kimselerdir,
merdiven kurma gibi bir görev ve özellikleri yoktur.
Teşriî nübüvvet Hz. Peygamberle birlikte son bulmuştur ama umumî nübüvvet
ne zaman sona erecektir? Ona göre bu, son veli olan Hz. İsa ile son bulacaktır.
O iki ayrı zamanda iki sıfat taşımaktadır, bundan dolayı da iki kere haşrolunacaktır.
Birincisi Hz. Peygamberin ümmeti olarak veli sıfatıyla, ikincisi ise İsrailoğullarına
gönderilen peygamber sıfatıyla haşrolunacaktır. İbn ‘Arabî söz konusu
hatm-i velâyeyi (son velilik) de iki kısma ayırır. Birincisi Hz. İsa’nın
şahsında gerçekleşen ve umumî velâyet olarak nitelenen velâyetin son bulmasıdır.
İkincisi ise Hz. Muhammed’den tevarüs edilen ve O’nun ümmetine has olan
hususî velâyettir ki, bunun son temsilcisinin kendi zamanında olduğunu
ve kendisine bu kişinin hicrî 595 tarihinde tanıtıldığını söyler ancak
açık kimliğini vermez. Bundan dolayı da bu kişinin İbn ‘Arabî’nin kendisi
olup olmadığı konusunda bir hayli tartışma meydana gelmiştir.
“Resul”, “nebi” ve “veli” özelden genele doğru giden üç ayrı kavramdır.
Resul en hususî, veli ise en umumî kavramdır. Bu durumda her peygamber
velidir ama her veli peygamber değildir. Rasul ve nebi, şeriat getirme
ve uygulama özellikleri bulunmasına karşın, veli hangi peygamberin devrinde
gelmişse ona uymakla yükümlüdür.
“Nebi-veli efdaliyeti” (nebi mi üstündür veli mi?) konusunda ise İbn ‘Arabî
nebinin aynı zamanda veli olması hasebiyle onun velâyetinin nübüvvetinden
üstün olduğu görüşünü dile getirir. Ehlullah dediği sufilerin “veli nebiden
üstündür” sözlerinin iki sıfatın aynı şahısta toplanması itibariyle sözkonusu
edilebileceğini, aksi takdirde hiç bir velinin nebiden üstün olamayacağını
vurgular.
İbn ‘Arabî’nin
nübüvvet ve velâyet konusunda büyük ölçüde Hakîm et-Tirmizî’nin (ö. 285/898)
etkisi altında olduğu görülür. Nitekim o da İbn ‘Arabî gibi nübüvvetin
ve risaletin peygamberle birlikte son bulacağını, velâyetin ise ancak
âlemin son bulması ile nihayete ereceğini belirtir. Hatmü’l-evliyânın
Allah’ın hücceti, velilerin efendisi ve hakîmlerin hakîmi olduğunu dile
getirir.
IV.
Vahiy ile Keşfin Temel Farkı
İbn ‘Arabî’ye göre Allah’tan gelmesi bakımından vahiy ile keşif arasında
her ne kadar farklılık olmamakla birlikte, yukarıda geçen bilgilerden
anlaşıldığına göre, vahiy, iki temel özelliği ile keşiften ayrılır. 1.
Vahiy bir melek (er-Rûhu'l-Emîn) aracılığı ile peygambere ulaşır. 2. Sadece
vahyi alan değil, tebliğe muhatap olan herkes vahyin getirdiği hükümlerle
sorumlu tutulur, yani vahiy hüküm koyucudur.
Allah
Melek
inzal
tebliğ
Peygamber--------------- Mükellef (insan ve cin)
Böylelikle
vahiy, güvenilir meleğin (er-Rûhu'l-Emîn) eli ile ilâhî alandan (lâhût)
beşerî alana (nâsût) indirilmekte korunmuş (ma‘sum) bir pepgamber aracılığı
ile de mükellef olan insanlara ve cinlere ulaştırılmakta (tebliğ)dır.
Bundan dolayı Kur’an “İçinde hiç şüphe bulunmayan bir kitaptır.” Bu da
vahyin hem peygamberin algılaması hem de onu aktarması noktasında Allah’ın
koruyuculuğu altında olduğunu gösterir. Nitekim Hz. Peygamber’e hitaben
“Onu çarçabuk almak (ezberlemek) için dilini depretme. Onu kalbine toplamak
(kavratmak) ve okutmak (aktarmanın güvenliğini sağlamak) bize düşer.”
buyrulmakta, bir başka ayette ise “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik, elbette
onu yine biz koruyacağız.” buyrularak korumanın hem inzali hem de tebliğ
ve sonrasını da kapsayacak genişlikte olduğuna işaret edilmektedir. Halbuki
keşfin böyle bir özelliği yoktur. Veli kendi istidat ve kapasitesine göre
kavradığı keşfi (diğer bir ifade ile herkese şamil umumî vahyi) dilinin
döndüğünce aktarmaya çalışmaktadır. Algılama ve aktarma esnasında yapılabelicek
bir yanlışlık veya meydana gelebilecek bir eksiksiklik belki bütün bir
bilgiyi işe yaramaz kılabilir hatta zararlı duruma sokabilir. Onun için
İbn ‘Arabî toplumda karışıklığa yol açacak bir keşfin açıklanmamasının
gerekliliği üzerinde önemle durur. Yine sufîlerin önde gelenlerinden İmam
Rabbânî, (ö. 1034/1624) keşfin isabet ve hata açısından içtihat gibi değerlendirilmesi
gerektiğine ve müçtehidin içtihadındaki hata ihtimalinin, velinin keşfi
için de sözkonusu olabileceğine dikkat çeker. Burada üzerinde durulması
gereken en önemli husus, peygamberin korunmuşluk (ma‘sumiyet) sıfatıdır.
Peygamberler dışında kimseye bu sıfat verilmemiş olması dolayısıyla onların
dışında hiç kimsenin bilgisi kesinlik niteliğini haiz değildir. Nitekim
Fahreddin er-Râzî, (ö. 606/1209) tek kişinin getirdiği haber (haber-i
vâhid) konusunda, bu haberi getiren (râvî) sahabe bile olsa ma’sum olmadığından
dolayı bu özellikte olan hadislerin inanç konularında delil kabul edilemeyeceği
görüşünü ileri sürer.
Bundan dolayı da İslâm alimleri keşif ve ilhama hep kuşku ile yaklaşmışlar
ve her ne kadar sahibi için bir değer ifade etse bile başkaları için kesinlikle
bağlayıcı olamayacağı sonacuna varmışlardır. İbn Haldun (ö. 808/1406)
özellikle keşifle elde edilen bilginin müphem, isbatının imkansız, kişinin
vicdanı ile sınırlı yani sübjektif olması hususlarına dikkat çekmiş ve
bu konudaki kaygılarını dile getirmiştir.
Nitekim İbn ‘Arabî de velilere özgü keşfî bilgiyi aklın gücünün ötesine
ulaşabilen bir nitelikte görmesine karşın bunun her velide aynı şekilde
bulunan bir bilgi olmadığını itiraf eder. Bilindiği gibi insanlar nazarî
(akılla elde edilen) bilgi bakımından biri diğerinden farklıdır. Bu farklılık
kimi zaman kişinin zeka kapasitesinden, kimi zaman da bilgiye ulaşma imkanının
olup-olmamasından kaynaklanır. Keşfî bilgi için de aynı durum söz konusudur.
Ona göre ilâhî tecelliyi İnsanların kavramaları, istidatlarına göredir.
İstidatlarının farklı olması keşfi farklı kavrama ve aktarmalarına yol
açar, bu farklılık doğru orantılı olarak elde edilen bilgiye de yansır.
Keşfî bilginin tepe noktasında “melekler” vardır bunları sırasıyla nebîler
ve velîler izler. Meleklerin bilgisine pek değinmeyen İbn ‘Arabî, nebînin
bilgisini “şeriat” olarak niteler. Dolayısıyla nebinin bilgisi kendisi
ve dışındakileri bağlayan bir nizamname veya kanunnamedir. Bu görüşünü
“O, boş şeyler söylemez. Söyledikleri ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.”
mealindeki âyete dayandırır ve Hz. Peygamberden sonra “teşriî nübüvvet”in
bittiğini, Hz. İsa’nın bile geldiğinde Hz. Muhammed’in şeriatıyla amel
edeceğini söyler. Burada İbn ‘Arabî, Hz. Peygamberden sonra keşifle elde
edilecek bilgilerin şeriat niteliğini haiz olamayacağı görüşündedir. Dolayısıyla
bu tür bilgilerin başkaları için bağlayıcı olması söz konusu değildir.
İlham alan kimsenin ilhamı asla onun peygamberliğine delâlet etmez. Çünkü
bu ilham hüküm vaz etmez yani helâl ve haram hükmü koymaz . Kısacası velinin
keşifle elde ettiği bilgi şeriate ne bir ekleme ne de ondan bir çıkarmadır.
Söz konusu bilgi Allah’ın engin kudretinden seçkin kuluna verdiği bir
“sır”dır. Şeriat vaz’eden sadece Allah’tır. Peygamber ise sadace bu şeriatı
getirir ve uygular. Nübüvvet ve risalet son bulduğuna göre ne yeni bir
şeriatın gönderilmesi ne de bu son şeriatın beyan etmiş olduğu farz, vacib,
sünnet, mübah ve haram gibi hükümlerin keşif ya da içtihatla değiştirilmesi
söz konusu edilebilir.
Nitekim İbn ‘Arabî, keşfin Kitap ve sünnetle sınırlı olması gerektiğinin,
onlara aykırı bir şey ihdas edemiyeceğinin altını çizer. Tevhid sözkonusu
edildiğinde buna dair bilgilerin kesin ve değişmez olması zorunluğu vardır,
bu sebeple çelişki olmaması için bir kaynaktan alınması zarureti vardır.
Eğer keşfe, tevhide dair bilgi verebileceği şeklinde bir rol biçilecek
olursa, velilerin keşfi alma ve aktarmada birbirlerinden farklı olmaları
nedeniyle tevhiddeki sözkonusu kesinlik ve değişmezlik bozulurdu. Nitekim
o, Allah’ın zâtı, sıfatları ve isimlerinden Kitap ve sünnette bulunanların
değiştirilemeyeceğini ısrarla vurgular.
V.
Sonuç
Sonuç olarak denilebilir ki her ne kadar keşif yoluyla aklın ötesinde
bir takım bilgiler edinilebiliyorsa da keşfin, şeriatın alanına müdahil
olması söz konusu değildir. Belki keşfe, şeriatın getirdiği bilgileri
kavrama ve yorumlama gibi bir görev verilebilir. İbn ‘Arabî’nin “Kur’an
nebiye nazil olmuşsa da onu anlama ve yorumlama bilgisi velinin kalbine
nazil olmuştur” sözü bunu pekiştirir. Zaten Kur’an’ın yorumlanabileceği
hususunda ihtilaf yoktur. Ancak yapılan yorum (te’vil) “kelam”ı ruhundan
saptırmamalı, masajı amacından uzaklaştırmamalıdır. Kısaca yorum ne ilâhî
olanı beşerîleştirmeli ne de beşerî olanı ilâhîleştirmelidir. İlâhı ilâh,
insanı insan olarak gören, ancak bunun etrafında zaman ve zemine uygun
ve mesajı insanın anlayabileceği düzeye yaklaştırmayı amaçlayan her yoruma
en azından hoşgörüyle yaklaşmak gerekir. Bu esaslar çerçevesinde Fahreddin
er-Razî’nin (ö. 606/1209) aklî yorumuna tanınan tolerans, kendi açısından
bir yenilik ve farklılık getiren İbn ‘Arabî’nin keşfî yorumuna da tanınabilir.
http://www.davudelkayseri.org/davudmakale.htm
sitesinden alıntıdır
---------------------
* U. Ü. İlâhiyat Fakültesi Öğretim
Görevlisi.
1-bk. Aclûnî, Keşfu’l-hafâ (Beyrut 1405/1985), II, 83.
2-Kuşeyrî, er-Risâle, (Beyrut 1410/1990), s. 359-360; Ali el-Kârî, Da’u’l-meâli
alâ Bed’i’l-emâli, (İstanbul 1985), s. 65; Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri
Sözlüğü, “Hıfz” ve “Mahfuz” mad.
3-İbn ‘Arabî, el-Futûhâtü’l-mekkiyye, (nşr. OsmanYahya, Beyrut 1405/1985
-),IV, 218.
4-Erol Güngör, İslâm Tasavvufunun Meseleleri (İstanbul 1991), s. 47.
5-Futûhât, (O.Y.), II, 124.
6-Futûhât, (O.Y.), IV, 218, 219; V, 103; Teftâzânî, Şerhu’l-Akâidi’n-Nesefiyye
(nşr. M.A. Derviş, yy., ts.) s. 207.
7-Fütûhât, (OY), X, 285; XI, 251; XII, 185, 317-318.
8-İbn ‘Arabî, el-Futûhâtü’l-mekkiyye (Daru Sadır ts.)II, 376; III, 101;
a. mlf., Füsûsü'l-hikem (nşr. Ebu’l-Ala Afîfî, Beyrut 1400/1980), s. 62.
9-Fütûhât, (OY), III, 84-85.
10-Futûhât, (O.Y.), XI, 290; XII,
120-122; a. mlf., Füsûsü'l-hikem, s. 62.
11-Fütûhât, (OY), XII, 136, 317-318; Fütûhât, (DS), III, 400-401.
12-İbn ‘Arabî, Füsûsü'l-hikem, s. 135.
13-Hakîm et-Tirmizî, Hatmü’l-evliyâ (nşr. Osman Yahya, Beyrut, Matbaatü’l-kâsûlîkiyye,
ts.), s. 336, 344, 346; Suad el-Hakîm, “el-Velâyetü’s-sûfiyye” (et-Turâsü’l-Arabî,
Ramazan 1409/Nisan 1989) sy. 35,36, s. 179.
14-Ybn ‘Arabî’nin ünlü takipçilerinden
ve ?ârihlerinden Davud el-Kayserî (ö. 751/1350) vahiy ile ke?if arasyndaki
bu farka dikkat çekerek ?öyle der: “Ylham, Her varolan için mümkin özel
bir tarzda Hak’tan melek aracyly?y ile olmaksyzyn meydana gelir. Vahiy
ise melek aracyly?y ile gerçekle?ir. Bundan dolayy hadis-i kudsîler her
ne kadar Allah’yn kelamy olsalar bile vahiy ve Kur’an sayylmazlar. Yine
vahiy, mele?i görmek ve sözünü i?itmekle gerçekle?ir. Bu ke?fi maneviyi
de içine alan ke?f-i ?uhûdîdir. Ylham ise sadece ke?f-i manevîdir. Bir
ba?ka gerçek de ?udur: Zahirle alakasy olmasy dolayysyyla vahiy nübüvvetin
özelliklerindendir, ilham ise velayetin özelliklerindendir. Üstelik vahyin
ke?iften farkly olarak mükellefe ula?tyrylmasy (tebli?) zorunlulu?u vardyr.
(el-Mukaddimât, er-Resail içinde, Kayseri 1998, s. 73.) Ebu’l-Beka ise
“Lafyzlary Hz. Peygambere ait olan kudsî hedisler vahiy kategorisine dahil
edilmemi?tir”der. (el-Külliyât, Beyrut 1412/1992, s. 173.)
15-el-Bakara 2/2.
16-el-Kıyame 75/16-17. (Fahreddin er-Râzî, “Gerçek yönetici olan Allah
yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an’ı okumakta acele
etme ve ‘Rabbim benim ilmimi artır’ de.” (Tâhâ 20/114) mealindeki ayeti
bu ayetle birlikte değerlendirmekte ve bu ayetlerde
Peygamber’e Allah’ın koruyuculuğuna sığınmasının emredildiğine işaret
etmektedir. Yukarıdaki ayette geçen “kur’an” kelimesinin isim değil “okumak”
ya da “toplamak” anlamlarında masdar olduğuna dikkat çeker. Bu durumda
ayetin“okumak” manası tercih edildiğinde ya “Cebrail’in okuması” ya da
“Hz. Peygamber’in okuması” anlamlarına gelir ki, burada Hz. Peygamberin
okuması tercih edilmiştir. “Toplamak” anlamı göz önüne alındığında ise
yine “toplamak” manasında olan “cem‘” kelimesinin tekrarı gibi bir durum
ortaya çıkar. bk. Mefâtîhu’l-gayb, Beyrut ts. Dâru ihyâu’t-turâsi’l-arabî,
XXX, 223-224.)
17-el-Hicr 15/9.
18-Fütûhât, (OY), VII, 95-96.
19-İmam Rabbânî, el-Mektûbât (Mekke 1317?İtanbul, ts. Fazilet Neşriyat),
I. 346.
20-Fahreddin er-Râzî, Esâsü’t-takdîs (Beyrut 1413/1993), s. 189.
21-bk. Ebu’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-edille (Dımaşk 1990), I, 22-24;
Teftâzânî, Şerhu’l-akâid, s. 72-74.
22-İbn Haldun, Şifâü’s-sâil (İstanbul 1958), s. 61-69.
23-Fütûhât, (OY), IV, 162.
24-a. esr., IV, 309-310.
25-a. esr., V, 115.
26-en-Necm 53/3.
27-Futûhât, (O.Y.), XI, 111, 251-252.
28-Futûhât, (O.Y.), III, 250-251.
29-Futûhât, (D.S.), III, 69.
30-bk. Futûhât, (D.S.), III, 38, 69; Şa‘ranî, el-Kibrîtü’l-ahmer (el-Yevâkît
ve’l-cevâhir’in kenarında, Kahire 1378/1959), I, 94-95.
31-Futûhât, (O.Y.), IX, 131-132,
282-283
32-Futûhât, (O.Y.), III, 253-255. (İbn ‘Arabî üzerine dikkat çekici incelemeleri
bulunan Abdülvahhab eş-Şa‘ranî (ö. 973/1565) de onun keşif hakkındaki
kanaatlerini aynı paralelde tesbit etmiş bulunmaktadır. bk. Şa‘rânî, el-Kibrîtü’l-ahmer,
I, 104, 116.)
33-Fütûhât, (OY), IV, 269.
|
|