|
(Bu
makale l997 tarihinde Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen
Uluslar arası 8. ve 9. Yüzyollarda Anadolu’da İslam Düşüncesi ve Davud
El Kayseri Sempozyumunda Sunulmuştur)
DAVUD
EL-KAYSERİNİN FUSUSU'L-HİKEM ŞERHİ:
“MATLA-I HUSUS-I KELİM Fİ-MAANİ FUSUSI'L-HİKEM”
Davûd el-Kayserî,
14. asırda yaşamış önemli bir İslam düşünürü ve mutasavvıfıdır. Kaynaklardaki
yetersiz bilgilerin ışığında hayatına bakacak olursak, muhtemelen 1260
(662 h.) tarihleri civarında doğduğu; tahsil hayatına doğduğu yer olan
Kayseri'de başladığı ve dini ilimlerdeki bilgisini artırmak için Mısır'a
gittiği bilinmektedir. Tasavvufi terbiyesini yine Konevî'nin talebelerinden
birisi olan Abdurrezzak Kaşanî'nin yanında ikmal eden Davûd el-Kayserî,
Orhan Gazi tarafından 1336 yılında İznik'te yaptırılan medreseye müderris
olarak tayin edilmiştir. Davûd el-Kayserî, ölümüne kadar bu görevde kalmıştır.
Eserleri:
Davud el-Kayseri,
Allah'ın kelam sıfatı hakkındaki bir risalesi olan "Keşful Hicab
an-Kelam-ı rabbi'l-Erbab; büyük sûfî şair İbnü'l-Fariz'in Taiyyesinin
şerhi olan "Şerh-i Kasîde-i Taiyye; yine İbnü'l-Fariz'in Kasîde-i
Hamriyye olarak bilinen eserine yazdığı "Şerh-i Kasîde-i Mimiyye;
Nihayetü'l-Beyan fi-Dirayet-i Zaman; Kaşaninin Tevilat-ı Kuran-ı Kerim'inin
mukaddimesindeki Besmele şerhine yazdığı Şerh-i Te'vilat-ı Besmele bi's-Suret-i
Nev'iyyeti'l-İnsaniyye isimli eserleri, başlıca eserleri olarak zikredilebilir.
Ancak bunların arasında Fusûsu'l-Hikem şerhi, üzerinde en fazla durulan
en eseridir.
Fususu’l-Hikem Üzerine Yapılan Şerhler ve
Davud el-Kayserî’nin Şerhi
Muhyiddin
İbnü'l-Arabî, gerek eserlerinin keyfiyeti ve gerekse kemiyeti itibariyle
tasavvufun sonraki gelişmeleri üzerine büyük tesir icra etmiş bir mutasavvıftır.
Sayıları üç yüzün üzerinde olan ve hemen hepsi tasavvufun çeşitli meselelerine
tahsis edilmiş, kitap ve risaleleriyle, sadece tasavvuf tarihinde değil,
aynı zamanda İslam düşünce tarihinde de hiç bir müellifin kendisiyle boy
ölçüşemeyeceği derecede eserler vermiştir.
İbnü'l-Arabi'nin eserleri arasında iki tanesi, diğerlerine nazaran daha
müessir olmuş ve bir ölçüde de yüzlerce eserinde ortaya koyduğu düşüncelerinin
hülasasını ifade edecek durumdadırlar. Bunlardan birisi, Mekke'de 16 senelik
bir zaman zarfında yazılan ve oldukça geniş hacimli eseri Futuhat-ı Mekkiye'dir.
Diğeri ise, İbnü'l-Arabînin 627 senesinin Muharrem ayında Dımeşk'te gördüğü
bir rüyada, Hz. Peygamber'in "Bu kitap, Fusûsu'l-Hikemdir, bunu al
ve insanların faydalanması için naklet" diye verdiğini zikrettiği
Fusûsu'l-Hikemdir.
İbnü'l-Arabi,
kendisinin bu esere hiç bir müdahalede bulunmadığını sadece Hz. Peygamberin
ifadelerinin mütercimi ve nakili olduğunu belirtmektedir ki, bu ifadesi,
şarihleri tarafından da aynen kabul edilmiştir.
Fusûsu'l-Hikem,
felsefe kelam ve tasavvuf mensuplarının teşkil ettiği İslam düşüncesinin
teşekkül sürecinde oluşmuş pek çok kavram ve mantık formlarının kullanıldığı
bir eserdir. İbnü'l-Arabi, bir taraftan kendisi de bir İslam mütefekkiri
olarak ilk olarak kendisinin ürettiği kavramları kullanmasının yanında,
İslam düşüncesine ait olan bu kavramları da, zaman zaman geleneksel anlamlarında,
zaman zaman da kendisine has özel anlamlarda kullanarak, Fusûsu'l-Hikem'in
dilini adeta bir ıstılah örgüsü haline getirmiştir. Bu itibarla ilk devirlerden
itibaren, gerek veciz üslubu ve gerek nevi şahsına münhasır bir dil ve
mantığa sahip bir eser olması itibariyle, anlaşılması oldukça zor olan
bu kitap üzerinde pek çok şerh, haşiye ve ta'lik çalışması yapılarak İslam
dünyasında, değişik coğrafya ve zaman dilimlerinde en fazla şerh edilen
eserlerden birisi haline gelmiştir.
Fusûsu'l-Hikem’in
ilk şarihi olarak, aynı zamanda bu kitabın müellifi olan İbnü'l-Arabî'yi
kabul etmek mümkündür. Fusûsun doğru anlaşılması, İbnü'l-Arabî’nin yüzlerce
eserinde ortaya koyduğu fikirlerin kavranmasıyla alakalıdır. Bu itibarla
Fusûsu müellifin diğer eser ve fikirlerinden ayrı düşünmek mümkün değildir.
Nitekim çağımızın önemli tasavvuf araştırmacılarından Ebu'l-Alâ Afîfî,
Fusûsu anlamada karşılaştığı güçlüğü aşma macerasını şu şekilde ifade
etmektedir:
"İbnü'l-Arabîninin
eserlerini önce Fusûstan başlayarak okumaya başladım. Fusûsu, Kaşanînin
anlaşılması kolay olan şerhi ile okumaya başlamıştım. Bütün ifadeleri
anlamam rağmen anlamı toparlayamıyordum. Hocamın tavsiyesi üzerine Fusûsu
bırakarak Futuhatı okumaya başladım. Gördüm ki küçük hacmine rağmen Fusûs,
buradaki fikirlerin bir hülasasıdır."
***
İslam düşünce
disiplinlerinin hemen hepsinde bazı temel eserler şerh edilmiş ve bu alanda
önemli bir literatür meydana gelmiştir. Tasavvuf tarihinde de, İslam düşüncesine
mensup disiplinlerde olduğu gibi bazı temel eserler şerh edilmiş, böylece
bir taraftan eski ile yeni arasındaki irtibat temin edilmiş, bir taraftan
da aynı metinler üzerinde yapılan şerhler vasıtasıyla İslam medeniyetinin
bünyesindeki ahengin korunmasına itina gösterilmiştir. Tasavvuf tarihinde
başta İbnü'l-Arabi'nin Fusûsu'l-Hikem'i olmak üzere, Mevlana Celaleddin
Rumi'nin Mesnevisi, İbnü'l-Fariz'in Kasîdeleri, Sadreddin Konevî'nin Miftahü'l-Gayb
ve Nusus'u, Herevi'nin Menazilü's-sairin'i en fazla şerh edilen eserler
arasındadır.
Fusûsu'l-Hikem,
İslam dünyasının değişik bölgelerinde ve çeşitli asırlarda, çokça okunmuş
ve şerh edilmiş bir eserdir. Bu itibarla, İslam dünyasının farklı bölgelerinde
değişik zamanlarda yaşamış müslümanların, bağlı bulundukları sosyal ve
siyasal şartlar altında teşekkül eden kültür ve anlayışlarının bu eserin
şerhlerine nasıl yansıdığını ortaya çıkartacak Fusûsu'l-Hikem ve şerhleri
üzerindeki mukayeseli düşünce tarihi çalışmaları, İslam düşüncesinin özellikle
tasavvuf tarihinde tezahür eden boyutlarının kavranılması açısından son
derece önemli neticeler verecektir.
İbnü'l-Arabînin
ardından özellikle İslam dünyasında devrin en hareketli ve yoğun bölgelerini
teşkil eden Anadolu, İran ve Suriye bölgelerinde yaşamış sûfîlerin gayretleri
ve çalışmalarıyla, özünü ve temel esaslarını, İbnü'l-Arabînin öncülüğünü
yaptığı düşüncelerin ve yine onun tarafından formüle edilmiş olan vahdet-i
vücûd anlayışının teşkil ettiği bir ekol meydana gelmiştir. Sonradan "Ekberiyye"
diye isimlendirilmiş olan bu ekol mensuplarının kendi müstakil teliflerinin
yanında, çalışmaları bir taraftan İbnü'l-Arabînin eserleri üzerinde, bir
taraftan da İbnü'l-Fariz'in eserleri üzerinde yoğunlaşmıştı. Bu itibarla,
Sadreddin Konevî başta olmak üzere, onun talebeleri Müeyyiddin el-Cendî,
Saidüddin el-Fergani, Afifüddin Telimsani, Fahreddin Iraki, Abdürrezzak
Kaşanî ve Davûd el-Kayserî gibi bu ekolun ilk devirlerine mensub sûfîler
İbnü'l-Arabi ve İbnü'l-Fariz üzerinde durmuşken; her birisi aynı zamanda
Mesnevi şarihi olan, Rusûhî Ankaravî, Abdullah Bosnavî, İsmail Hakkı Bursevî
ve çağımızın önemli tasavvuf düşünürlerinden A. Avni Bey başta olmak üzere
aynı ekolün sonraki dönem muakkibleri, İbnü'l-Fariz, İbnü'l-Arabi ve Mevlana'nın
eserlerini aynı ekol içerisinde mütalaa etmişlerdir.
İbnü'l-Arabîden sonra, gerek verdiği eserlerle ve gerekse yetiştirdiği
talebelerle İbnü'l-Arabînin düşüncelerinin ve tasavvuf anlayışının şekillenmesinde
büyük katkı sağlayan mutasavvıf Sadreddin Konevîdir. Molla Abdurrahman
el-Cami'nin, "İbnül Arabinin vahdet-i vücûd meselesi hakkındaki fikirlerini
onun çalışmalarını ve fikirlerini dikkate almadan hakkıyla anlamak mümkün
değildir" diye tavsif ettiği Sadreddin Konevînin Fusûs üzerindeki
şerhi, El-Fukuk Fi Esrar-ı Müstenidat-ı Hikem-i Fusûs'tur.
Aslında
Fukuk, teknik anlamda tam bir şerh kabul edilemez. Bununla beraber sonraki
Fusûs çalışmaları ve şarihler üzerinde tesir icra etmiş ve hemen her Fusûsu'l-Hikem
şarihi için, vazgeçilmez bir müracaat eseri haline gelmiştir.
Eser iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm bir önsöz mahiyetindedir.
Burada Konevî, İbnü'l-Arabinin son ve mükemmel eserlerinden birisi olan;
Şeyh'in tenezzülat ve münşeatının neticelerini içeren; makam-ı Muhammediden
varid olan ve Hz. Muhammedin marifetullaha dair zevkinin özünü kapsayan;
eserde zikredilen nebi ve velilerin de zevklerinin sınırına işaret eden
ve her birisinin makamının tazammun ettiği kemalin üzerine bir “mühür”
gibi olan Fusûsu'l-Hikem'in ehemmiyetini ve anlaşılmasının güçlüğünü vurgulayarak,
böyle bir eser yazmasının sebebini anlatmaktadır. İkinci bölümde ise,
Fusûsta yer alan bütün faslar hakkında gerekli açıklamalar kısa bir şekilde
verilmektedir. Genellikle fasdaki hikmetin peygambere tahsisinin sebepleri
üzerinde durduğu noktalar, kendisinden sonraki şerhler üzerinde müessir
olmuştur.
Fusûs üzerinde
teknik anlamda ilk şerh Konevînin önemli talebelerinden birisi ve İbnü'l-Fariz'in
Kasîde-i Hamriyyesinin de şarihi olan Müeyyiddin el-Cendî tarafından yazılmıştır.
Cendînin eserindeki mukaddime ve şerh diye iki kısımlı tarz, sonradan
gelecek pek çok Fusus şarihinin takip edeceği bir model teşkil etmiştir.
Geniş ve
kapsamlı olan şerh, iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, tasavvuf
meseleleri hakkındaki çeşitli kavramların açıklanmasını içeren bir mukaddimeden
müteşekkildir. İkinci bölümde ise, önce metni verdiği sonra da şerh ettiği,
fasların şerhi bulunmaktadır.
Fusûsu şerh
eden Konevînin talebelerinden bir başka isim de Konevînin talebelerinden
Afifüddin Telimsanîdir.
Fusûs üzerinde yazılmış önemli şerhlerden birisi de Davûd el-Kayserînin
hocası Abdurrezzak b. Cemalüddîn Ebi'l-Ganâim el-Kaşânînin Fusûs şerhidir.
Bu şerh, hacim bakımından Cendî ve talebesi Davûd el-Kayserîye nisbetle
kısa olması hasebiyle daha kullanışlıdır.
Kaşanî,
şerhini "Fusûsu'l-Hikem'de meknüz olan esrardan hiç birisini terk
etmeden açıklaması için talebelerinin kendisinden yaptıkları talebi karşılamak
için yazdığını belirtmektedir. Şerhe kısa bir mukaddimeyle başlanır. Mukaddimede,
üç fasılda zat-ı ahadiyyenin tahkiki; esmanın hakikatleri ve nihayetsiz
oluşları ve şe'n-i ilahinin beyanı başlıkları altında, vahdet-i vucudun
temel meselelerini kısa ve veciz bir üslüpla açıklamaktadır.
***
Nihayet bir başka önemli şerh de, esas konumuzu teşkil eden Davûd el-Kayserînin
Matla-ı Husus-ı Kelim, Fi Maani Fusûsu'l-Hikemu'l-Hikem isimli şerhidir.
Davûd el-Kayserînin
şerhi, çeşitli açılardan ehemmiyet arz etmektedir.
Birincisi, Davûd el-Kayserî'nin şahsiyetiyle ve yetişme
tarzıyla alakalıdır. Davûd el-Kayserî, öncellikle zahiri ilimler diye
ifade edilen fıkıh, hadis felsefe, kelam gibi ilimlerde vukufiyet sahibi,
derin bir alimdir. Manevi terbiyesini de Kaşanîden ikmal ederek, ilmi
birikimini tasavvufla mecz etmiştir. Davûd el-Kayserî bir anlamda, Selçukluların
ilk yıllarında Nizamiye medreselerinde kendisi gibi bir hizmet veren Gazali'yle
başlayarak, İslam düşüncesinin ulaşmış olduğu disiplinler arasında farklılıklardan
ziyade, benzerlik ve uzlaşmanın esas olduğu "mezc" dönemi ilim
adamı prototipini temsil etmektedir.
Davûd el-Kayserî, Osmanlı Devletinin ilmi geleneğinin oluşmasında önemli
hizmetler görmüş ve Orhan Gazi'nin İznik'te kurduğu medresedeki başmüderrislik
göreviyle, kendisinden sonraki geleneğe tesir etmiştir. Nitekim Kayseri'den
bir müddet sonra aynı medresede görev yapan Sadreddin Konevînin önemli
eserlerinden Miftahü'l-Gayb’ın şarihlerinden Molla Hamza Fenari gibi sûfî-bilim
adamlarının varlığı, Davûd el-Kayserî'nin gerek şerhiyle ve gerek diğer
eserleriyle kendisinden sonraki ilmi geleneğin şekillenmesindeki rolü
daha iyi anlaşılır.
Davûd el-Kayserî'nin sahip olduğu birikim ve üstlendiği toplumsal görev,
onun şerhinin başta tasavvuf çevreleri olmak üzere, genel olarak hüsnü
kabul görmesini ve kendisinden sonraki şerhler üzerinde derin tesir icra
etmesini sağlamıştır. Bu itibarla, “Matla-ı Husus” Osmanlı dönemi entellektüel
hayatının daha derinden anlaşılması için büyük ehemmiyete sahiptir.
İkincisi, Davûd el-Kayserî, sadece Fusûs’u şerh etmekle
kalmamıştır. Öncelikle gerek bu şerhin mukaddimesinde ve gerekse müstakil
olarak yazdığı risale ve kitaplarıyla tasavvuf anlayışının da öne çıkmasını
temin etmiştir. Bunun yanında, İbnü'l- Fariz’in ve hocası Kaşanînin bazı
eserlerini şerh ederek, tasavvuf tarihinde müessir olmuş üç önemli müellifin
düşüncelerinden bir sentez meydana getirmiştir. Özellikle, çağdaş bazı
yazarlar tarafından vahdet-i vucud mektebine muhalif bir sûfî olarak kabul
edilen tasavvuf tarihinin önemli sûfî şairlerinden Ömer İbnü'l-Fariz’in
eserlerinin, Sadreddin Konevînin talebelerinden Saidüddin Fergani ve Davûd
el-Kayserî gibi mutasavvıflar tarafından şerh edilmesi, kendilerinden
sonra, İbnü'l-Fariz'i İbnü'l-Arabi geleneğinin bir parçası sayan bir geleneğin
oluşmasını temin etmiştir. Nitekim Fusûs şarihlerinden Abdullah Bosnavi
de, aynı zamanda bir İbnü'l-ül Fariz şarihidir ve İbnü'l-Fariz'in Taiyyesine
yazdığı şerhte, bu Kasîdeyi Fusûsun kardeşi olarak telakki ettiğini belirtmektedir.
Üçüncüsü, Davûd el-Kayserî'nin şerhi, sadece Sünni dünyada
ve Anadolu'da müessir olmamıştır. Üzerinde yapılan çalışmaların da gösterdiği
gibi bu şerh, İslam dünyasının Şii bölgelerinde de hüsnü kabul görmüş
ve tasavvuf irfanının anlaşılmasına büyük katkı sağlamıştır. Şu halde
gerek Sünnî ve gerekse Şiî toplumlar açısından üzerinde ittifak edilmiş
böyle metinlerin ve müelliflerin varlığı, günümüzde İslam dünyasında yer
alan mezhep ve fırkaların birbirini anlamasında büyük katkı sağlayacaktır.
Şerhin
Yazılış Tarihi:
“Matla-ı Husus-ı Kelim, Fi Maani Fusûsu'l-Hikemu'l-Hikem”'in İstanbul-Hacı
Selim Ağa kütüphanesinde bulunan müellif nüshasında yer alan kayd-ı ferağ
şu şekildedir: Ve kad vekaal ferağ min tenmikihi bi avnillahi teala ve
hüsnü tevfikihi, yevme'l hamis, fi evahiri cemad-i uhra li sene isneteyn
ve selasine ve seba miet, ala yedi müelifihi el abd, ed daif, Davûd b.
Muhammed el- Davûd el-Kayserî müvelleden es-Savî muhtedden, ğaferellahu
lehu ve livalideyhi ve limen kale amin ve sallallahu aleyhi ve sellem."
"Allahın yardımıyla eserin yazılması, 732 senesinin Cemaziye'l-Ahirinin
son Perşembesinde, müellifi Kayseri doğumlu Savi kökenli, Davud b. Muhammed
el-Davud’un eliyle tamam olmuştur." Bu ifadeye göre Davûd el-Kayserî,
bu eserini yazarken henüz İznik'teki müderrislik görevine başlamamıştır.
Davud el-Kayseri eserini, şerhinin girişinde büyük iltifatlarla zikrettiği
İlhanlı Devletinin vezirlerinden Giyasüddin Muhammed b. Reşidüddin Fadlullah'a
hediye etmiştir. Fadlullah'ın vefat tarihinin de 1335 olduğunu dikkate
alırsak, nüshada verilen tarihin sihhatinde her hangi bir şüphe kalmaz.
Davud el-Kayserinin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat ölümünden
yaklaşık yirmi yıl önce bu eseri kaleme alması, şerhin Kayserinin bilgi
ve irfan açısından kemale ulaştığı olgunluk devri eserlerinden olduğunu
gösterir. Nitekim, kendisinden sonra eserinin gördüğü hüsn-ü kabul de
buna delil teşkil eder.
Eserin Muhtevası:
Davûd el-Kayserî,
kendisinden önceki şarihler gibi, Fusûsul Hikem’in, İslam arif ve sufîlerinin
asırlar boyunca ortaya koydukları ve nesilden nesile tevarüs edilmiş manevi
mirasın üzerine bir "mühür" olduğunun farkındadır. Bu itibarla
böyle önemli bir eserin anlaşılması için bu birikimin temel esaslarının,
mutasavvıfların Allah-insan-alem hakkında sahip oldukları marifetin kavranmasına;
ve bu bilgilerin ışığı altında Fusûsun değerlendirilmesini gerekli görmektedir.
Bu itibarla İslam inancının özünü teşkil eden tevhit ve bunun sûfîlerin
manevi tecrübe ve halleriyle inkişaf eden yeni ve geniş anlamları; Allah’ın
insan ve alem ile çok yönlü ve derin ilişkisi, Allah’ın karşısında insanın
durumu; hayatın anlamı, nübüvvet ve özellikle de bunun tasavvufi bakış
açısıyla kazandığı dinamik anlam; hasılı, bütün bu alanlarda sûfîlerin
ortaya koydukları birikim kavranılmadan Fusûsun muhtevasının hakkıyla
anlaşılması mümkün değildir. Üstelik bu birikimin anlaşılması, sadece
kitabî veya sûfîlerin ifadesiyle “kavlî bilgi” değil, kalbin temizlenmesi,
ahlakın güzelleştirilmesi ve nihayet Allah’ın ihsan ve inayetiyle elde
edilebilecek bir mevhibe-i ilahiyyedir.
Davûd el-Kayserî, “Fusûsun usul ve temel esasları içerdiğini, yapılması
gereken şeyin ise, bu ilkelerden ve esaslardan hareket ederek cüz'ün ve
tafsilatın kavranmasıdır” demekle, eserin bu özelliğine dikkat çekmektedir.
Bu itibarla Fusûsun mukaddimesinde "ariflerin ittifak ettikleri kaideler"
şeklinde tanımladığı bilgiler, Fusûsun muhtevasının anlaşılması için genel
bir çerçeve mahiyetindedir. Şerhte de ismiyle zikrettiği sûfîlerin yanında
"ehl-i keşf ve’ş-şuhud, ehlullah, hazihi taife, haze’l-kavm” gibi
ıstılahlarla işaret ettiği ve ayrım yapmadan hep aynı bilginin hamilleri
olarak gördüğü insanlara genel atıflar yaparak, İbnü'l-Arabînin ifadeleriyle,
onların düşünceleri arasındaki irtibata dikkat çeker.
Davûd el-Kayserî şerhinde, kendisinden önceki şerhlerden her hangi birisinden
iktibasta bulunmamış ve "Şeyhimiz" diye zikrettiği Sadreddin
Konevî müstesna, şarihlerin isimlerine eserinde yer vermemiştir. Şüphesiz
ki kendisinden önce şerh yazan müellifler, başta Konevî ve hocası Kaşani
olmak üzere Kayserinin düşüncelerine tesir etmiştir. Buna karşılık gerek
Mukaddimede ve gerekse şerh bölümünde İbnü'l-Arabînin eserlerinden iktibaslar
geniş yer tutmaktadır. Zaman zaman İbnü'l-Arabinin eserlerinden, özellikle
de Futuhat-ı Mekiyye’den yaptığı alıntılar, kendi açıklamalarından daha
geniş yer tutar ve bunlara ilave bir açıklamada da bulunmaz. Nitekim “Esma
ve Sıfatlar” bahsinde, İnşaü’d-Devair ve Futuhat-ı Mekkiyede ortaya konmuş
bilgileri olduğu gibi aktardıktan sonra, "Bunları şeyhin eserinden
tebdil ve tağyir yapmaksızın naklettim" demektedir.
İbnü'l-Arabînin Futuhat-ı Mekkiyyesinin yanı sıra, Anka-i Mağrib, Tedbirat-ı
İlahiyye, Nakşu'l-Fusûs, İnşaü'd-Devair gibi kitapları da Kayserî’nin
sıklıkla müracaat ettiği eserler arasındadır. İbnü'l-Arabî'nin yanında,
başta Hz. Ali olmak üzere, Cafer es-Sadık, Cüneyd el-Bağdadi, Hallac-ı
Mansur, Hakim et-Tirmizi, Ebu Said el-Harraz, İbnü'l-Fariz, Sadreddin
Konevî gibi sûfî büyüklerinden de iktibaslar yaparak, açıklamalarına mesnet
getirmektedir.
Fasların şerhine, öncelikle “fas”ta nebinin kelimesinde mündemiç olan
hikmetin ne anlama geldiği ve o peygamberle olan ilişkisi açıklanarak
başlanır, sonra da fassın muhtevası ayet, hadis ve tasavvuf büyüklerinin
sözleri de kullanılarak ele alınır. Şerhinde yararlandığı hadisler de
bazen sadece tasavvuf muhitlerinde meşhur olan hadisleri olduğu gibi,
Buhari, Tirmizi, Ebu Davud gibi, bu ilimde otorite olmuş hadis ricalinin
isimlerini zikrederek hadis naklinde bulunur.
Şerhin dikkat çeken bir noktası da mukaddimelerde tasavvufun temel meseleleri
hakkında geniş olarak verdiği bilgilere ilave olarak, özellikle ayetler,
hadisler sûfî tecrübelerine dayanan bilgiler ve nihayet tasavvuf çevrelerinde
meşhur olan bazı cümlelerin nasıl anlaşılması gerektiğine dair önemli
açıklamalar ve bakış açıları vermesidir. Bunların arasında, "Ona
ruhumdan üfledim; Allah’ın misli gibi yoktur; Allah onları muhittir gibi
vahdet-i vucud yorumcularının sıklıkla kullandıkları ayet-ı kerimelerin
tasavvufi çerçevedeki yorumları; Allah’ın ilk yarattığı şey akıldır; Ben
Rahman’ın nefesini Yemen canibinden duyuyorum” gibi hadis-i şeriflerin
yorumları ve tasavvuf eserlerinde özellikle de İbnü'l-Arabî geleneğine
mensup sûfîlerin eserlerinde sıklıkla zikredilen "Vucud, Hakk'ın
hakkında zatının aynı, başkasının hakkında zatı üzerine zaittir."
A'yan vucud kokusu koklamamıştır; Sıfatlar, zatın aynısıdır" gibi
cümleleri tasavvufi çerçevede izah eder.
Bunların yanında gerek, mukaddimelerde ve gerekse metin içerisinde pek
çok tasavvufi ıstılah, terkip ve cümle ele alınmakta ve açıklanmaktadır.
Bu itibarla şerh, sadece tasavvuf için değil bütün İslam düşünce disiplinlerindeki
temel kavramların anlaşılması açısından bir lügat görevi görebilecek mahiyettedir.
Davûd el-Kayserî zaman zaman şair sûfîlerin mısralarını zikretmiş ve kendisi
de bir şair olması hasebiyle bazen de kendi şiirleriyle düşüncelerini
aktarmaya çalışmıştır. Naklettiği mısraları genellikle, şairin ismini
vermeden "şairin dediği gibi" şeklinde meçhul kalıplarla ifade
ederken, kendisine ait mısralar için "Ben bu konuda şunu derim"
ifadesini kullanır.
Davûd el-Kayserî şerhinde, özellikle de mukaddimelerde varlık meselesi
ve buna bağlı olarak vücup, imkan, esma, sıfat, alemler, ruh, zaman, cevher,
araz, v.b. kavramlar; marifet, nübüvvet, velayet, gibi epistemolojiye
dair meseleleri ele aldığı zaman üslüp değişir ve felsefi bir dil kullanmaya
başlar. Mukaddimelerde dil nispeten ağır ve anlaşılması itibariyle de
güçtür. Buna karşın, şerhin genel yapısındaki dil daha akıcıdır ve sade
bir anlatım tercih edilmiştir.
Davûd el-Kayserî, eserinde çeşitli şekillerde aklî düşünme biçimlerini
ve tartışma metotlarını kullanmaktan geri kalmaz. Zaman zaman "Bunun
böyle olması akla aykırı değildir." "Her insan kendi nefsinden
vücûdun Hak olduğunu bilir" gibi ifadeler kullanırken; bazen "eğer
şöyle iddia edilirse şöyle cevap veririz" tarzında, bir çeşit cedel
ve diyalektik kullanarak tasavvufi bilginin özellikle de Fusûsta ortaya
konan bilgilerin pek çok açıdan aklen anlaşılabilir ve anlamlı olduğunu
göstermeye çalışmaktadır. Bu tercihinde, özellikle Davûd el-Kayserînin
sahip olduğu birikimin geniş bir felsefe ve kelam arka planına dayanmasının
yanında, hitap ettiği kesimin de entellektüel çevreler olmasından kaynaklanmaktadır.
Fakat bunun yanında tasavvufi bilginin bazı özel durumlarda aklın fevkinde
olduğuna işaret etmektedir. Bu itibarla kitabının mukaddimesinde, hitabının
"Kalbini temizleyen, inat ve bağnazlıktan kaynaklanan cedel metodundan
uzak duran, adil ve insaf sahibi insanlara" olduğunu belirtir ve
Fusûsu da ancak bu insanların hakkıyla anlayabileceğine dikkat çekmektedir.
Eser “ne sıkıcı olacak kadar uzun ve ne de kısa olmayacak şekilde” kaleme
alınmıştır. Bu itibarla hocası Kaşanî ve Konevînin şerhlerine nisbetle
uzun, Cendî’nin eseriyle ise nisbeten ayni hacimdedir. Davûd el-Kayserî,
Adem Fassı, Muhammed Fassı gibi bazı fasları geniş olarak açıklarken,
Yakub, İlyas vs. gibi bazı faslarda da kısa açıklamalarla yetinmektedir.
Davûd el-Kayserînin mukaddimesi en az şerhi kadar ehemmiyet taşır ve mukaddime
şerhten bağımsız olarak istinsah edilmiş ve meşhur olmuştur. Aslında Fusûsa
bir mukaddimeyle başlamak adeti, Kayserî’nin seleflerinden özellikle de
Cendînin şerhinde gözüken bir uygulamadır. Fakat Cendînin ele aldığı meselelerle
Davûd el-Kayserînin Mukaddimelerde ele aldığı meseleler mukayese edilirse,
Davûd el-Kayserînin mukaddimelerinin daha felsefi içerikli ve üslup itibariyle
de daha teknik olduğunu görürüz. Bu itibarla da kendisinden sonraki şarihlere,
özellikle 18. asrın önemli Fusûs şarihi ve tasavvuf büyüklerinden Abdullah
Bosnavî’nin Fusûs şerhinde Davûd el-Kayserînin şerhinin müessir olduğunu
söyleyebiliriz.
Mukadimelerde
şu başlıklar yer almaktadır:
Birinci
Fasıl: el-Vucud ve Onun Hak olduğuna dair.
İkinci fasıl, Allah’ın esma ve sıfatları hakkındadır.
Üçüncü fasıl, Ayan-ı sabite hakkındadır.
Dördüncü fasıl, Ehlullah metoduna göre evher ve Araz
hakkındadır.
Beşinci fasıl, Külli alemler ve hazretler hakkındadır.
Altıncı fasıl, Alaem-i misal hakkındadır.
Yedinci Fasıl, keşf mertebeleri ve icmali olarak nevileri
hakkındadır.
Sekizinci fasıl, Alemin insani hakikatın sureti olduğu
hakkındadır.
Dokuzuncu fasıl, Hakikat-ı Muhammediyenin hilafetinin
beyanı hakkındadır.
Onuncu fasıl, Ruh-ı Azamın beyanı ve mertebeleri hakkındadır.
On birinci fasıl, Ruhun Allaha dönmesi hakkındadır.
On ikinci fasıl, nübüvvet, risalet ve velayet hakkındadır.
Şerhte zaman zaman "mukaddimelerde zikredildiği" gibi ifadelerle,
mukaddimelere atıflar yapılarak, tekrara düşmemek için aynı meselenin
izahından sarf-ı nazar edilirken, bazen de mukaddimelerdeki bilgiler tekrar
edilir veya yeni bir üslupla açıklanır.
Davûd el-Kayserî, şerhinde Fusûs nüshaları arasındaki farkları da dikkate
almıştır. Kelimelerin nasıl okunacağına dair sarf bilgileri vermesinin
yanında, farklı nüshalarda ifadenin yer alış biçimini de zikrederek; bazen
farlı rivayeti dikkate alarak yorum yaparken, bazen de "Bu ifade,
Şeyh'in, yani İbnü'l-Arabînin ve talebelerinin huzurunda okunan nüshalara
uygun değildir" diyerek nüsha yanlışlıklarına da işaret eder.
Eserin kütüphanelerde
pek çok yazma nüshaları bulunmaktadır. Bu nüshalarda çok eski tarih taşıyanlar
bulunduğu gibi, geç dönemlerde istinsah edilenler de vardır. Bu durum,
Davûd el-Kayserînin şerhinin asırlar içerisinde güncelliğini ve ehemmiyetini
koruduğunun sarih bir delili kabul edilebilir.
Müellifin kendi el yazması olan nüsha ise, İstanbul Hacı Selim Ağa kütüphanesinde
bulunmaktadır. Amacımız bu nüshayı yayına hazırlayarak, büyük İslam mütefekkiri
ve mutasavvıfı Davud el-Kayserinin düşüncelerine, mütevazı bir hizmette
bulunmaktır.
EKREM DEMİRLİ
23/10/1997
http://www.davudelkayseri.org/davudmakale.htm
sitesinden alıntıdır
1 İbnü’l-Arabî, Fususu’l-Hikem, 47, (Neşr. Ebu’l-ala Afifi,)
2 İbnü’l-Arabî, Fususu’l-Hikem,47
3 Ebu’l-Ala Afifi, Talikat, 21
4 Abdurrahman Cami, Nefehatü’l-Üns min-Hazerati’l-Kuds, Ter. Lamiî Çelebi,
632
5 Eser, Farsça tercümesiyle beraber “Tercüme ve Metn-i Kitabı’l-Fukuk
/ Kilid-i Esrar-ı Fususu’l-Hikem” ismi ile İran’da basılmıştır. Tercüme
ve Tah. Muhammed Hocavî, 1371/1413. (İntişarat-ı Mevla)
6 Sadreddin Konevî, Kitabı’l-Fukuk, 180
7 Hayatı hakkında bk. Cami, a.g.e., 634
8 bu şerh de, Seyyit Celaleddin Aştiyani tarafından tahkik ve tashih edilerek,Çabhane-i
danişgaah-i Meşhedde 1361 tarihinde basılmıştır.
9 Bu şerh de Bali Efendi’nin Fusus şerhinden bazı iktibaslarla beraber
Mısır’da basılmıştır. Üçüncü baskı 1987/1407
10 Kaşani, Şerh-i Fususu’l-Hikem, 3 vd.
11 Bu konuda bk. Ebu’l-Ala Afifi, İslam’da Manevi Hayat, 194 vd. (Ter.
E. Demirli-A. Kartal, İz Yay. İstanbul, 1996)
12 Saidüdüddin el-Fergani, Müntehe’l-Medarik,
|
|