Ana Sayfa
  Hayatı
  Eserleri
  Sadreddin Konevi Hz.
  Akademik Yazılar
  Makaleler
  Linkler
  Kitaplar
  E-Kitaplar
  Eserlerinden
  Menkıbeler-Öğütler
Şiirler
Ziyaretçi Defteri
 

 


(Bu makale l997 tarihinde Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Uluslar arası 8. ve 9. Yüzyollarda Anadolu’da İslam Düşüncesi ve Davud El Kayseri Sempozyumunda Sunulmuştur)

DAVUDÜ’L-KAYSERİ'NİN FELSEFİ DÜŞÜNCELERİ


Mehmet VURAL*


HAYATI:

Davudü’l-Kayseri' 1 nin hayatı ve şahsiyeti hakkında detaylı bilgiye sahip olmamakla birlikte bazı kaynaklardan onun hakkında kısmi bilgiler edinebilmekteyiz. Davudü’l-Kayseri'nin tam adı Davud b. Mahmud b. Muhammed'dir. Kayseri'de doğduğu için "Kayseri" künyesi verilmiştir. Aynı zamanda kendisinin Anadolulu olduğunu belirten "er-rumi" lakabı da verilmektedir. Ayrıca kaynaklarda ona "Karamani" ve "es-savi" gibi künyelerinde verildiğine rastlamaktayız.


Davudü’l-Kayseri'ye ilimdeki üstünlüğü, ilme ve dine hizmetlerinden dolayı "din ve milletin şerefi" anlamına gelen "şerefü'd-din ve'l-mille" lakabı verilmiştir. Kendisi tasavvuf ehli olup, Hanefi mezhebine mensup olduğu bilinmektedir.
Davudü’l-Kayseri'nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemesine rağmen, bazı bilgilerden yola çıkarak 1258 ila 1261 tarihleri arasında Kayseri'de doğduğu tahmin edilmektedir. Davud'ül-Kayseri'nin hocası 1283'te vefat eden Kadı Sıraceddin el-Urmevi'dir.2 Urmevi 1273'de Anadolu Selçuklarının başkadığılına atanarak Kayseri'den Konya'ya gitmiş ve orada vefat etmiştir.
Davud'ül-Kayseri ilk tahsiline Kayseri'de başlamıştır. Burada geleneksel eğitime uygun olarak mantık, kelam, fıkıh ve Arapça gibi ilimleri tahsil etmiştir. Daha sonra dini ilimlerde derinleşmek için Kahire'ye gitmiş, orada gecesini gündüzüne katarak üç dört yıl gibi kısa bir süre içerisinde büyük başarı göstererek Anadolu'ya dönmüştür. 3


Orhan Gazi 'nin 1331 yılında İznik'i fethetmesiyle birlikte, burada 1336 yılında açılan Osmanlı'nın ilk medresesine Davudü’l-Kayseri müderris olarak bu göreve günlük 80 akçe ile atanmıştır. 4 Böylece o, ilk Osmanlı müderrisi olmuştur. Davudü’l-Kayseri vefatına kadar on beş yıla yakın bir süre bu görevde kalıp, yüzlerce talebe yetiştirmiş ve bir çok eser kaleme almıştır. Onun özellikle tasavvuf, kelam ve felsefede ihtisaslaştığı ve bu konularda özel çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Bununla birlikte o daha çok mutasavvıf olarak tanınmaktadır. Tasavvufta hocası Abdurrezzak el-Kaşani'dir. 5 Tasavvufta özellikle İbn Arabi, İbnu'l-Fariz ve Abdurrezzak el-Kaşani gibi ünlü mutasavvıfların geliştirip, sistemleştirdiği "vahdet-i vücud" doktrinini benimsemiştir. Daha çok tasavvufi düşüncelerinde İbn Arabi etkisi söz konusudur. İbn Arabi'nin kurucusu olduğu kabul edilen "Ekberiye" tarikatına mensup olduğu söylenmektedir. Bu tarikatta silsile itibarıyla, İbn Arabi (ö.1240), Sadrettin Konevi (ö.1274), el-Kaşani (ö.1329) ve Davudü'l-Kayseri (ö.1350) şeklinde bir sıra takip etmektedir.


İbn Arabi'nin sistemli bir şekilde ortaya koyduğu "vahdet-i vücut" düşüncesi üzerine bir çok şerhler yapılmıştır. Bununla birlikte; vahdet-i vücut nazariyesini ilk defa felsefi mahiyette açıklayan ve sistemli bir şekilde savunan Davudü'l-Kayseri olmuştur. Bu nazariye onun çabalarıyla Osmanlı, İran gibi İslâm ülkelerinde yayılma imkanı bulmuştur.6 Davudü'l-Kayseri felsefede ise, Klasik Yunan düşünürlerinden Aristo'yu, İslam düşünürlerinden de Ebu'l- Berekat el-Bağdadi gibi filozofları tenkit edecek derecede bir bilgiye sahip olduğunu görmekteyiz.


Davudü'l-Kayseri'nin Kadı Sıracettin el-Urmevi ve Abddürrezak el-Kaşani gibi hocaları ile birlikte; Şeyh Edebali, Yunus Emre, Geyikli Baba, Hacı Bektaşi Veli ve İznik Medresesinde kendisinden sonra müderrislik yapmış Tacettin Karnevi ile Kara Hoca diye bilinen Alaaddin Esved gibi alimleri muasırları olarak sayabiliriz. Kaynaklar Davudü'l-Kayseri'nin 11 Mart 1350 yılında İznik'te vefat ettiğini kaydetmektedir.7 Bununla birlikte İ.Hakkı Konyalı, Davudü’l-Kayseri'nin vefat yerinin Kayseri olduğunu söylemektedir. 8

ESERLERİ:

Davudü’l-Kayseri, başta tasavvuf olmak üzere kelam ve felsefe ile ilgili sahalarda birçok eser kaleme almıştır. Bunların bir kısmı telif, bir kısmı da şerh mahiyetinde olan eserlerdir. Eserlerinin hepsini Arapça olarak kaleme almıştır.9 Tenkitçi ve sistemleştirici bir zihniyete sahip olduğunu gördüğümüz Davudü’l-Kayseri, sadece kendinden önceki düşünürlerin fikirlerini olduğu gibi kabul eden bir kimse değil, aynı zamanda onların fikirlerini yorumlayıp, yeni fikirler ortaya atan birisidir.

Telif Eserleri:

1-Nihayetü'l-beyan fi dirayeti'z-zaman (1332): Bu eser zaman felsefesiyle ilgilidir. Bu eserinde Davudü’l-Kayseri, Aristo ve Bağdadi'nin zaman anlayışlarını tenkit ederek, yeni bir zaman felsefesi geliştirmeyi denemiştir.

2-Tahkiku mali'l-hayat ve keşfu esrari'z-zülumat:
Davudü’l-Kayseri bu eserinde Hızır’ın (a.s.) halen yaşayıp yaşamadığını ve peygamber olup olmadığını tartışmaktadır. Sonuçta Hızır’ın (a.s.) şeriatı olmayan bir nebi olduğunu ve artık cismani bedenle bu dünyada yaşamadığı sonucuna ulaşmaktadır.


3-Keşfu'l-hicab an kelam-ı Rabbi'l-erbab: Davudü’l-Kayseri bu eserinde Allah'ın kelam sıfatını incelemektedir.

4-Esasu'l-vahdaniyye ve min mebneu'l-ferdaniyye: Davudü’l-Kayseri bu eserinde vahdet-i vücud açısından bir varlık meselesi olarak birlik ve çokluk meselelerini ele almaktadır.

Şerhleri:

Davudü’l-Kayseri'nin şerhleri de en az telif eserleri kadar kıymetli kabul edilmektedir. Bu şerhlerden özellikle "Füsus" şerhi çok önemli bir eser olduğu bilinmektedir.


1-Matla'u hususu'l-kelim fi maani füsusi'l-hikem: Bu eser, İbn Arabi'nin "Füsusu'l-Hikem" adlı eseri üzerine yazdığı şerhtir. Oldukça hacimli olan bu eser felsefe ve tasavvufun çoğu meseleleri için ayrı birer bölümün ayrıldığı, on iki bölümden oluşan kıymetli bir giriş vardır ki buna "mukaddemat" (girişler) olarak adlandırılmıştır.

2-Şerhu'l-kasideti't-taiyye: İbnu'l-Fariz'in "nazmu's-süluk" diye de adlandırılan meşhur "Kaside-i taiyye-yi kübra"sına yaptığı bir şerhtir.

3-Şerhu'l-kasidetü'l-mimiyye: Bu eser ise Davudü’l-Kayseri'nin, İbnu'l-Fariz'in "Hamriyye" veya "Nazmu'd-durr" olarakta adlandırılan meşhur "Kaside-i mimiyye"sine yazmış olduğu şerhtir. Bu şerhin girişinde ilahi aşkı konu olan önemli bir bölüm bulunmaktadır.

4-Şerhu besmele bi's-suretin nev'iyyeti'l-insaniyyeti'l-kamile: Bu eser ise, Kaşani'nin "Kitabu't-tevilati'l-Kur'an'il-Kerim" adlı eserinin girişinde "Besmele" hakkında yaptığı açıklamalar üzerine bir şerhtir.

Bunların dışında Davud'ül-Kayseri'ye atfedilen, onun olup olmadığı şüpheli eserlerde mevcuttur. 10

FELSEFİ DÜŞÜNCELERİ:

Davud'ül-Kayseri üzerinde Sorbonne'da doktora çalışması yapan ve bu konuda özel çalışmalarıda bulunan Prof. Bayrakdar, onun felsefi düşüncelerini iki kısımda incelemektedir; 11


1-Tabiat felsefesiyle ilgili düşünceleri:
Bunlar, enerjitizm, hayat sırrı ve beyaz atom olarak su, tümcanlıcılık ve yeni bir fiziki zaman anlayışı,
2-Tasavvuf ve metafizik konularla ilgili düşünceleri: Varlık anlayışı, ilâhî aşk ve sarhoşluk, Tevhid ve çeşitleridir. Prof. Bayrakdar'ın doktora tezi ve yukarıdaki konulardaki Davud'ül-Kayseri'nin düşünceleri "Kayserili Davud" adıyla Kültür Bakanlığı yayınlamıştır.12 Biz bu tebliğimizde Davud'ül-Kayseri'nin "Besmele Şerhi" ve "Kaside-i Mimiyye Şerhi" çerçevesinde varlık ve sevgi görüşlerini sunmaya çalışacağız.

VARLIK GÖRÜŞÜ:

Varlık, Arapça vücud kelimesinin Türkçe karşılığıdır. Vücud kelimesinin beş duyu ile anlaşılan şey, bir şeye güç yetirme, varlıkla ona nüfuz etme, bir şeyin varlıkta güç kazanması gibi manaları vardır. Felsefede ise varlık, varolmak, varoluş ve varolan gibi kavramlarla birlikte anlamı açıklanmaya çalışılmaktadır.

İslamda sistematik felsefi düşüncenin oluşumunun daha ilk safhalarında düşünürlerin göğüslemek zorunda olduğu en büyük metafizik problemlerin başında varlık kavramı gelmiştir. Genelde İslam düşüncesinde iki tür varlık teorisi hakim olmuştur. Bunlardan birincisi, "varlık" metafiziği, ikincisi ise "Bir" metafiziğidir. Bu görüşlerden birincisi Aristoteles'e, ikincisi ise Plotinüs'e dayanmaktaydı. Plotinüs'ün Ennead'ları yanlışlıkla Aristoteles'e atfedildiği için Kindi bu iki sistemi birbirine karıştırdı ve onları uyumlu hale getiremedi. "Bir"e giden yol daha çok mistik iken, varlığa giden yol akla dayanmaya çalışmaktaydı.13 Meşşai düşünürleri ve kelamcıların çoğunluğu akli yolu benimserken, sufi eğilimli düşünürler Yeni-platoncu ve İşraki teorileri benimsemişlerdir. Bu doğrultuda her düşünür ve filozof gibi Davudu'l-Kayseri'de kendine özgü bir ontoloji ortaya koyup, sistemini bu doğrultuda geliştirmiştir. Doğal olarak onun varlık anlayışının temeli sufi düşünürlerin benimsedikleri kategori olmaktadır.

İbn Arabi gibi, onun en büyük şarihi Davudu'l-Kayseri'de varolmayı varlık'ın bir türü sayarak, bu ikisi arasında bir ayırım yapmaktadır. Buna göre varlığa sahip olan her şey, varlığın mertebeleri adını verdiği şeyin birinde veya diğerinde tezahür ederse "varolmaya" sahiptir denilebilir.

İslam düşünürlerinin varlık anlayışlarının çoğunda gördüğümüz gibi, Davudu'l-Kayseri'de de varlık için dört mertebe söz konusudur. Bunlar;


1-Ayanda yani dış alemde bir şeyin varlığı (vücud eş-şey fi aynihi),
2-Zihinde yani akledilebilir şeylerin varlığı (vücud eş-şey fi'l-ilm),
3-İbarede yani bir şeyin konuşulan sözlerde varlığı (vücud eş-şey fi'l-elfaz)
4-Kitabette yani bir şeyin yazıdaki varlığı (vücud eş-şey fi'r-ruküm)


Davudü’l-Kayseri varlıkları değişik şekillerde sınıflamaktadır; Bu sınıflamalardan birisi de varlığı zihni ve harici varlık olarak tasnif etmesidir. Buna göre,
1-Zihni varlık: Henüz suretleriyle dış dünyada bulunmayan, fakat Allah'ın ilim sıfatında bulunan varlıktır,
2-Harici varlık: Dış dünyada çeşitli mertebeler halinde tezahür etmiş olan varlıktır.

Başka bir sınıflamada ise; varlıkları varoldukları alem bakımından beşe ayırmaktadır:
1-Misal Varlıklar Alemi:
2-Ceberut Varlıklar Alemi:
3-Melekut Varlıklar Alemi:
4-Mülk Varlıklar Alemi:
5-Kamil Varlık Alemi:
Bu varlık kategorilerinde meleküt alemi zihni varlıkları, diğer ceberüt, meleküt, mülk ve kamil varlık alemi harici varlık düzeyine tezahür etmiş varlıkları kapsamaktadır.

Ona göre ister zaman içerisinde, isterse ebedi olsun varlıka sahip olan her şey bu mertebelerin birinde veya bir kaçında yahutta hepsinde birden varolmalıdır. Yani vucüdu huviyet bu şekilde tecelli etmektedir. Hepsinde veya bir kısmında varolmayan herhangi bir şey sırf yokluktur ve hakkında bunun ötesinde hiçbir şey söylenemez.

Oluş ise, varlıkların varlıksal değişim sürecidir. İlahi varlığın isim ve sıfatları sebebiyle ve yine O'nun bu isim ve sıfatlarla dışa vurmakla meydana getirdiği varlıkların her an kendilerinde sonsuzca değişmesi, yenilenmesi ve ilahi varlığa dönmesidir. İsimlerin ise, ancak dış alemde (ayan) varlığı olan bir şeye ad olunabilir. O bir şeyin kendisiyle bilindiği bir işarettir. Ayan ile Hakk'ın vucüdi sıfatları ve isimleri bilinir. Zira onun vücudu onun yaratanın vücuduna delalete eder. Onun kemaleti yaratanının mükemmelliğine delildir. Hepsinin birliği ise Rabbi'nin birliğine delildir. 14

Davudü'l-Kayseri Kuran-ı Kerim'den ayetleri delil göstererek her şeyin onun ilminde bir sureti olduğunu, o suretin ise onun sıfatlarından bir sıfatının mazharı ve tecellilerinden bir tecellisi olduğunu söylemektedir. Ona göre, bu ilmi suretin başlangıç ve sonucu yoktur. Eğer başı ve sonu olsaydı, muhakkak ve mukadder vakitlerden bir vakitte sıfatlardan biri yönüyle onun sıfatlarını bilmenin yokluğunun yokluğu gerekirdi. 15

Davudü'l-Kayseri, Allahın varlığı konusunda; "vücut, varlık olması itibarıyla O'dur. O gayblerin gaybı, gerçeklerin gerçeği olan Hak’tır. Zira O, ayan ve ilimde her şeyin meydana geldiğidir. O her şeyi kuşatır. Asıl ve furu O'na dayanır. Yeryüzünü ve gökleri aydınlatan hakikî Nurdur. Bu nur ile O, hakikatları ve ayanı açığa çıkarır. O aynı zamanda alemi icad edendir. O Allah'tır,” demektedir. 16

Dolayısıyla Davudu'l-Kayseri Allah'ın varlığı ile insanın varlığını vahdet-i vücud çerçevesinde ele almakta, İbn Arabi'nin varlık anlayışını felsefi mahiyette yorumlamaktadır. Yine ona göre, eşyanın hakikatlarının hepsi bir tek hakikate racidir. Onun sağlamlığı, oluşması, çokluğu v.b. herşey hakikatın birliğinde yokolmasıdır. 17

Davudu'l-Kayseri "Allah'ın güzel isimleri vardır, onlarla dua edin" (Araf,180) ve "Deki ister Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın, hangisiyle çağırırsanız en güzel isimler O'nundur." (İsra,110) ayetlerinden hareketle; "Allah, isim sıfatlarla beraber Zat'tır. Alim bir Zat'tır ki O'nun ilmi vardır. Hakim bir Zat'tır ki O'nun için bir hikmet vardır. Diğer sıfatlarda bunun gibidir," demektedir.

Davudu'l-Kayseri'ye göre, Allah'ın ismi "Deki Allah tektir" (İhlas,1) de olduğu gibi zatı ehadiyetinin ismidir. Diğer taraftan Zatının ismi bütün sıfatlarla beraberdir. Mesela, "...O birdir, her şeye galip ve hakimdir" (Rad,16) de olduğu gibi "vahid" ile "ehad" arasındaki fark, vahid ancak nisbet yönüyledir. Böylece vahid, ikinin yarısıdır ya da üçün üçte biri veya dördün dörtte biridir, şeklinde ona sonsuz nisbetler eklenir. Oysa ehad sadece Zat'a nisbettir. O bütün isimleri bünyesinde toplayan en büyük isimdir. Bundan dolayı bütün isimlerin kendisine tabi olduğu en önde bulunan isim durumundadır. Ve o isim kendisinin dışında hiçbir isme tabi olmaz, demektedir.

Davudu'l-Kayseri "ilk yaratılan nurumdur" hadisini yorumlarken, buradaki "nur" kelimesini "ruh" olarak tevil etmektedir. Diğer filozoflarda gördüğümüz akıl, nefs ve ruh kelimelerinin çoğu zaman aynı anlamda kullanılmasını Davudu'l-Kayseri'de de görmekteyiz. Ona göre kalb, külli nefsin bizzat kendisidir. Bunun için aklın ve külli nefsin kuşattığı her şeyi o da kuşatır. Gerçekte o, alemin hakikatlarını, mevcudatın mertebelerini, cismaniyatta ise Rahim isminin görüşünü, isimlerin cisimler aleminde görünüşü ve vücudu mutlak gerçek olarak bizzat kendi görünüşünü toplayandır, demektedir.

Sonuçta Davudu'l-Kayseri varlık anlayışını "vahdet-i vücud"da temellendirmektedir. Varlık, Allah'ın varlığının dış dünyaya kendileri vasıtasıyla açıldığı isim ve sıfatlarının tecellisidir. Bu bağlamda her bir varlık, Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi olma yönünden ayrı bir varlığa sahip olduğu halde, her bir isim ve sıfatın Allah'ın varlığından kaynaklanmış olması bakımından ise bütün varlıklar bütün isim ve sıfatlar gibi aynı ve tek bir varlıktır. Yaratılmış varlıklar zat’a sahip olmadıkları için her an yok olup, yeniden varolmaktadır. Böylece varlıksal değişmeler olmaktadır. Varlıklar yatay değişmeyle bozulmaya uğrarken, dikey değişmelerle kemalat kazanmaktadırlar. Davudu'l-Kayseri'ye göre insan, varlığı varlık olarak anlayamaz. Ancak insan kendi benliğini anlayabilir ve böylece varlığın sırrını kavrayabilir. Yani "kim nefsini bilirse Rabbini bilir."

 

İLAHİ SEVGİ:

Davudu'l-Kayseri sevginin hakikatını şu meşhur hadis-i kudsi ile tanıtmaktadır: "Gizlenmiş bir hazine idim, bilinmek istedim, böylece mahlukatı yarattım. Ve onları nimetlerle ihya ettim. Böylelikle beni tanımış oldular." Yine o bu konuda Kur'an-ı Kerim'den "Allah yakında kendilerini sevdiği kendilerinin de onu sevdiği bir millet getirecektir," (Maide,54) ayetini yorumlarken Allah kendisi üzerine sevgiyi ortaya koymuştur demektedir. 18


Sevgi her ne kadar gerçekte idrak edilemeyen ve hakikatına ulaşılamayan bir anlam taşısa da kendine özgü hususlara ve sevgi sahiplerine nisbetle çok çeşitlidir. Bu yüzden çeşitli görünüşlerde şekillenmiştir.19 Davudu'l-Kayseri'ye göre de sevginin çeşitleri ve dereceleri vardır. Bunlar; Zati sevgi, sıfatların sevgisi, isimlerin sevgisi, fiillerin sevgisi ve eserlerin sevgisi olmak üzere beş kısma ayrılır.

1-Zati Sevgi: Allah'ın kendi zatına olan sevgisidir. Bu Allah'ın kendi zatını ve zatının kemalatını kendi zatıyla idrakinden ortaya çıkmıştır ki, o ilmi gerektirir. Bu sevgi, hiçbir surette kendisinde çokluk olmayan Tevhid mertebesidir. Onun hakikatını ve zatını kimse kavrayamaz. Onu akıl ve göz idrak edemez. Sevenler onun hakikatını ulaşamaz. Bu yüzden Hz.Peygamber "Allah'ı delilleriyle düşününüz, Zatını düşünmeyiniz" buyurmuştur.


İşte İlahi sevgi neticelerinde kulun Allah'ı sevmesi, efendisinin hükümlerine itaatı, zahiren, batinen, fiilen ve sözlü olarak Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığını sözle ve fiile ikrar etmesi, Hakkın hüküm buyurduğu, takdir ettiklerinin hepsinden nimetlenmek, onun belirlediği ve lütuf nimeti bulunmasını sevdiği gibi, kahrı cefası ve sevgisi gibi icra ettiği hususlarda boyun eğmesidir. Zira sevgilinin her yaptığı sevilir. Sevenin sevgiliye kavuşmak arzusu Hak Tealanın ona olan şevki sebebiyledir. Yine onun sevgisi, Hakkı seven herkesedir. Bunun meyvesi ise azabtan affolunma ve sevap ecrini kazanmadır. Bu sevginin devamında ise vecdle, kendi varlığını ve zatını Hak Tealanın varlığı ve zatında yok edici bir aşkla hasıl olur. Böylece ebedi bekayı bu sevgi gerekli kılar,
2-Sıfatların Sevgisi: Bu sevgi ise, ilahi zattan bütün sıfat ve isimlerin mazharında bunların zuhur etmesini istemekten doğar. Davudu'l-Kayseri'ye göre sevgi olgunlukları ortaya koymaktır. ve varlıkların hepsinin ortaya çıkış sebebi ve aynı zamanda ruhani ve cismani varlık türlerinin bağı olan sıfatların sevgisinin aslı da Zati sevgiyi gerektirir. 20
3-İsimlerin Sevgisi: Bu sevgi, isimlerin zuhuru ve bunların velayet, devlet ve saltanat mecali zuhurunda ortaya çıkar.
4-Fiilerin Sevgisi: Bu sevgi, "O her gün bir iştedir" ayetinde işaret olunan ilahi işlerin zuhurunu, cemal ve celal isimleri mazharları eliyle talep eden sevgidir. İşte bu isimler ve sıfatların sevgisi alemin vücudunu iktiza etmiştir. Zira alem, isim ve sıfatların zatı değil, muktezasıdır.
5-Eserlerinin Sevgisi: Bu sevgi ise, oluşun meydana gelmesinde zahir olan sevginin ilerlemesidir ki bunun en yüksek mertebesi mukarreb melekler diye adlandırılan müverred ruhlar arasında olur. Daha sonra semavi nefislerde, insani (mücerred) natık nefislerde tezahür eder. Kısacası varlık sahasında ne varsa onun mutlaka aşk ve sevgisi mevcuttur. Zira her birinin kemalı olan sevdiği vardır. Sevginin bağlı olduğu kemalatın hepside Allah'tan feyz alarak O'ndan taştığına göre hepside ona bağlıdır. Dolayısıyla hakikatta oluşsal sevgilerin hepside Allah ile ilgili olmaktadır. Bu bağlamda onun varlık anlayışı ile sevgi anlayışı birbiriyle yakından ilişkili olmaktadır. Zira varlığın oluş haline gelmesi "aşk" ile olmaktadır. Davudu'l-Kayseri'ye göre, mertebelerin en aşağısı isimlerin sevgisidir. Onunda yine kendi arasında mertebeleri vardır.


Onun sevgi ve buna bağlı olarak varlık anlayışı Batı felsefesinde Hegel'in "evrensel ruh (geist)" anlayışını hatırlatmaktadır. Şöyle ki bu anlayışta bütün evren evrensel bir ruh ile kuşatılmıştır. Objektif ruh'un subjektif ruha dönüşmesinden devlet, aile, v.b. kurumlar tezahür etmektedir. Dolayısıyla vahdet-i vücud ile panteizm arasındaki farklılıklar göz ardı edilerek Davudu'l-Kayseri'nin felsefesi genel olarak panteistic bir bakışla bakıldığında böyle bir benzerliği akla getirmektedir.

SONUÇ:

Kendine özgü düşünceleriyle birlikte, İbn Arabi'nin tasavvufi görüşlerini yorumlayarak Anadolu'da yayılmasına katkı sağlayan Davudu'l-Kayseri, , aynı zamanda XIII. ve XIV. yy.larda Anadolu'da en çok rağbet gören felsefe ve kelam anlayışı olan Fahreddin Razi (ö.1209)'nin görüşlerini yine kendisi gibi Kayserili olan Abdulmuhsin Kayseri ve Kadı Burhanettin 21 gibi düşünürlerle birlikte bu ekolün görüşlerini savunmuş ve devam ettirmiştir. İbn Arabi felsefesini en iyi şekilde anlayıp, şerhleriyle felsefi mahiyette yorumlar yaparak düşünce tarihimize büyük katkılar sağlamıştır. Onun varlık ve sevgi anlayışı bir tebliğ ile değil, belki de doktora tezleri özel araştırmalar ile ortaya konması daha sağlıklı olur kanaatindeyiz.


Sonuçta, Davudu'l-Kayseri gibi düşünce tarihimizde çok değerli olan, fakat bugüne kadar tanınamayan düşünürler ortaya çıkarılmalı, bibliyografik çalışmalar ile toplumumuza tanıtılmalıdır. Batıda çok yaygın olduğu gibi bu düşünürlerimiz için enstitüler ve araştırma merkezleri kurulmalıdır. Bu düşünürlerimizin eserleri, Kadı Burhanettin yüzyıllar öncesi yaptığı gibi toplumun konuştuğu dile yani Türkçe’ye çevrilmeli, büyük okuyucu kitlelerine böylece ulaştırılmalıdır. Kendi düşünürlerimizin isimlerini ve düşüncelerini müsteşriklerden değil, kendi insanımızdan öğrenebilmeliyiz. Bir medeniyeti yeniden kurmak ya da canlandırmak istiyorsak, onu kendi değerlerimiz üzerine bina etmeli, dışarıdan suni oluşumlara izin vermemeliyiz. Bu sempozyumunda bu dileklere bir başlangıç ve iyi niyet olmasını diliyor, emeği geçenlere teşekkür ediyorum.

 

*Kırıkkale Ünv. Fen Ed.Fak. Felsefe Böl. Arş.Gör.

1-Mecdi Efendi; Şakaik-i Numaniye Tercümesi, İstanbul, 1926, s.27
2-Ahmet Cevdet Paşa; Kısas-ı Enbiya, İstanbul, 1331, s.998
3-Bursalı Mehmet Tahir; Osmanlı Müellifleri, İstanbul, 1333, c:1, s.67
4-Aşıkpaşazade; Osmanlı Tarihi, İstanbul, 1333, s.43

5-Mehmet Bayrakdar; Kayserili Davud, Ankara, 1988, s.15
6-a.g.e.; s.6
7-Bağdatlı İsmail Paşa; Hediyet’ül -arifin, İstanbul, 1951, s.361
8- İsmail Hakkı Konyalı; Konya Tarihi, Konya, 1964, s.19
9-Davud'ül Kayseri'nin eserleri için bkn; Katip Çelebi; Keşfü'z-zünun, İstanbul, 1947, c:2, s.1038, 1251, 1338, 1720, 1987; Brockelman; Tarihu'l-edebi'l-arabi, c: 1, s.314, 464-467; c:2, s.299, 323

10-Eserleri hakkında daha detaylı bilgi için bkn; Mehmet Bayrakdar; Kayserili Davud, Kültür Bak. Yay., Ankara, 1988, s.17-23
11-Mehmet Bayrakdar; La Philosophie Mystique de la Religion chez Davud de Kayseri, Doktora tezi, Sorbonne, Paris IV, 1978


12-Bkn: Mehmet Bayrakdar; La Philosophie Mystique chez Davud de Kayseri, Kültür Bakanlığı, Yayın no: 1235, Ankara, 1990; Kayserili Davud, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Yayın no: 912, Ankara, 1988
13-M.M.Şerif; İslam Düşünceleri Tarihi, İstanbul 1990, c.2, s.182

14-Davudül Kayseri; Şerh-u Tevilat-il Besmelet-i bi’s suretin -nev’iyet-il-insaniyetil-kamile , Esad Ef , 1693/16, (4. mukaddime)
15-a.g.e., (1.mukaddime)
16-a.g.e., (3.mukaddime)
17-a.g.e., (2.mukaddime)

18-Davudu’l-Kayseri; Şerhu’l-kasideti’l-mimiyye li Davudi’l-Kayseri, neşr: Mehmet Bayrakdar, AÜİF Dergisi, c:XXXII, Ankara, 1992, s.60
19-a.g.e., s.62

20-a.g.e., s.61

21-Kayseri’de yetişmiş olan düşünürlerden biri olan Kadı Burhaneddin (1344-1398) kadılık, atabeklik yaptıktan sonra Kayseri’de adına hutbe okutup, para basarak 1381 yılında sultanlığını ilan etimiştir. Çok hareketli ve sürekli savaşlarla geçen bir yaşamına rağmen ilmi çalışmalardan geri durmamıştır.Mesela ruhun ölmezliği ve ölüm sonrası yaşamı konu alan Platon’un Phaidon’unu Arapçadan Farsçaya çevirtmiştir. Yine buna benzer felsefi ve ilmi bir çok kitabın çevirilmesine destek olmuştur. Bkn: J. Christoph Bürgel; Some new material pertaining to the Quotations from Plato’s Phaido in Biruni’s on India, Beyrüniye Armağan, TTK Yay., Ankara, 1974, s.132




 

 
 Yeni Yazılar