![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
DAVUDÜ’L-KAYSERİ'NİN FELSEFİ DÜŞÜNCELERİ
Davudü’l-Kayseri' 1 nin hayatı ve şahsiyeti hakkında detaylı bilgiye sahip olmamakla birlikte bazı kaynaklardan onun hakkında kısmi bilgiler edinebilmekteyiz. Davudü’l-Kayseri'nin tam adı Davud b. Mahmud b. Muhammed'dir. Kayseri'de doğduğu için "Kayseri" künyesi verilmiştir. Aynı zamanda kendisinin Anadolulu olduğunu belirten "er-rumi" lakabı da verilmektedir. Ayrıca kaynaklarda ona "Karamani" ve "es-savi" gibi künyelerinde verildiğine rastlamaktayız.
ESERLERİ: Davudü’l-Kayseri, başta tasavvuf olmak üzere kelam ve felsefe ile ilgili sahalarda birçok eser kaleme almıştır. Bunların bir kısmı telif, bir kısmı da şerh mahiyetinde olan eserlerdir. Eserlerinin hepsini Arapça olarak kaleme almıştır.9 Tenkitçi ve sistemleştirici bir zihniyete sahip olduğunu gördüğümüz Davudü’l-Kayseri, sadece kendinden önceki düşünürlerin fikirlerini olduğu gibi kabul eden bir kimse değil, aynı zamanda onların fikirlerini yorumlayıp, yeni fikirler ortaya atan birisidir. Telif Eserleri: 1-Nihayetü'l-beyan fi dirayeti'z-zaman (1332): Bu eser zaman felsefesiyle ilgilidir. Bu eserinde Davudü’l-Kayseri, Aristo ve Bağdadi'nin zaman anlayışlarını tenkit ederek, yeni bir zaman felsefesi geliştirmeyi denemiştir. 2-Tahkiku
mali'l-hayat ve keşfu esrari'z-zülumat:
4-Esasu'l-vahdaniyye ve min mebneu'l-ferdaniyye: Davudü’l-Kayseri bu eserinde vahdet-i vücud açısından bir varlık meselesi olarak birlik ve çokluk meselelerini ele almaktadır. Şerhleri: Davudü’l-Kayseri'nin şerhleri de en az telif eserleri kadar kıymetli kabul edilmektedir. Bu şerhlerden özellikle "Füsus" şerhi çok önemli bir eser olduğu bilinmektedir.
2-Şerhu'l-kasideti't-taiyye: İbnu'l-Fariz'in "nazmu's-süluk" diye de adlandırılan meşhur "Kaside-i taiyye-yi kübra"sına yaptığı bir şerhtir. 3-Şerhu'l-kasidetü'l-mimiyye: Bu eser ise Davudü’l-Kayseri'nin, İbnu'l-Fariz'in "Hamriyye" veya "Nazmu'd-durr" olarakta adlandırılan meşhur "Kaside-i mimiyye"sine yazmış olduğu şerhtir. Bu şerhin girişinde ilahi aşkı konu olan önemli bir bölüm bulunmaktadır. 4-Şerhu besmele bi's-suretin nev'iyyeti'l-insaniyyeti'l-kamile: Bu eser ise, Kaşani'nin "Kitabu't-tevilati'l-Kur'an'il-Kerim" adlı eserinin girişinde "Besmele" hakkında yaptığı açıklamalar üzerine bir şerhtir. Bunların dışında Davud'ül-Kayseri'ye atfedilen, onun olup olmadığı şüpheli eserlerde mevcuttur. 10
FELSEFİ DÜŞÜNCELERİ: Davud'ül-Kayseri üzerinde Sorbonne'da doktora çalışması yapan ve bu konuda özel çalışmalarıda bulunan Prof. Bayrakdar, onun felsefi düşüncelerini iki kısımda incelemektedir; 11
VARLIK GÖRÜŞÜ: Varlık,
Arapça vücud kelimesinin Türkçe karşılığıdır. Vücud kelimesinin beş duyu
ile anlaşılan şey, bir şeye güç yetirme, varlıkla ona nüfuz etme, bir
şeyin varlıkta güç kazanması gibi manaları vardır. Felsefede ise varlık,
varolmak, varoluş ve varolan gibi kavramlarla birlikte anlamı açıklanmaya
çalışılmaktadır. İslamda sistematik felsefi düşüncenin oluşumunun daha ilk safhalarında düşünürlerin göğüslemek zorunda olduğu en büyük metafizik problemlerin başında varlık kavramı gelmiştir. Genelde İslam düşüncesinde iki tür varlık teorisi hakim olmuştur. Bunlardan birincisi, "varlık" metafiziği, ikincisi ise "Bir" metafiziğidir. Bu görüşlerden birincisi Aristoteles'e, ikincisi ise Plotinüs'e dayanmaktaydı. Plotinüs'ün Ennead'ları yanlışlıkla Aristoteles'e atfedildiği için Kindi bu iki sistemi birbirine karıştırdı ve onları uyumlu hale getiremedi. "Bir"e giden yol daha çok mistik iken, varlığa giden yol akla dayanmaya çalışmaktaydı.13 Meşşai düşünürleri ve kelamcıların çoğunluğu akli yolu benimserken, sufi eğilimli düşünürler Yeni-platoncu ve İşraki teorileri benimsemişlerdir. Bu doğrultuda her düşünür ve filozof gibi Davudu'l-Kayseri'de kendine özgü bir ontoloji ortaya koyup, sistemini bu doğrultuda geliştirmiştir. Doğal olarak onun varlık anlayışının temeli sufi düşünürlerin benimsedikleri kategori olmaktadır. İbn Arabi
gibi, onun en büyük şarihi Davudu'l-Kayseri'de varolmayı varlık'ın bir
türü sayarak, bu ikisi arasında bir ayırım yapmaktadır. Buna göre varlığa
sahip olan her şey, varlığın mertebeleri adını verdiği şeyin birinde veya
diğerinde tezahür ederse "varolmaya" sahiptir denilebilir. İslam düşünürlerinin varlık anlayışlarının çoğunda gördüğümüz gibi, Davudu'l-Kayseri'de de varlık için dört mertebe söz konusudur. Bunlar;
Başka bir
sınıflamada ise; varlıkları varoldukları alem bakımından beşe ayırmaktadır: Ona göre
ister zaman içerisinde, isterse ebedi olsun varlıka sahip olan her şey
bu mertebelerin birinde veya bir kaçında yahutta hepsinde birden varolmalıdır.
Yani vucüdu huviyet bu şekilde tecelli etmektedir. Hepsinde veya bir kısmında
varolmayan herhangi bir şey sırf yokluktur ve hakkında bunun ötesinde
hiçbir şey söylenemez. Oluş ise,
varlıkların varlıksal değişim sürecidir. İlahi varlığın isim ve sıfatları
sebebiyle ve yine O'nun bu isim ve sıfatlarla dışa vurmakla meydana getirdiği
varlıkların her an kendilerinde sonsuzca değişmesi, yenilenmesi ve ilahi
varlığa dönmesidir. İsimlerin ise, ancak dış alemde (ayan) varlığı olan
bir şeye ad olunabilir. O bir şeyin kendisiyle bilindiği bir işarettir.
Ayan ile Hakk'ın vucüdi sıfatları ve isimleri bilinir. Zira onun vücudu
onun yaratanın vücuduna delalete eder. Onun kemaleti yaratanının mükemmelliğine
delildir. Hepsinin birliği ise Rabbi'nin birliğine delildir.
14 Davudü'l-Kayseri
Kuran-ı Kerim'den ayetleri delil göstererek her şeyin onun ilminde bir
sureti olduğunu, o suretin ise onun sıfatlarından bir sıfatının mazharı
ve tecellilerinden bir tecellisi olduğunu söylemektedir. Ona göre, bu
ilmi suretin başlangıç ve sonucu yoktur. Eğer başı ve sonu olsaydı, muhakkak
ve mukadder vakitlerden bir vakitte sıfatlardan biri yönüyle onun sıfatlarını
bilmenin yokluğunun yokluğu gerekirdi. 15 Davudü'l-Kayseri,
Allahın varlığı konusunda; "vücut, varlık olması itibarıyla O'dur.
O gayblerin gaybı, gerçeklerin gerçeği olan Hak’tır. Zira O, ayan ve ilimde
her şeyin meydana geldiğidir. O her şeyi kuşatır. Asıl ve furu O'na dayanır.
Yeryüzünü ve gökleri aydınlatan hakikî Nurdur. Bu nur ile O, hakikatları
ve ayanı açığa çıkarır. O aynı zamanda alemi icad edendir. O Allah'tır,”
demektedir. 16 Dolayısıyla
Davudu'l-Kayseri Allah'ın varlığı ile insanın varlığını vahdet-i vücud
çerçevesinde ele almakta, İbn Arabi'nin varlık anlayışını felsefi mahiyette
yorumlamaktadır. Yine ona göre, eşyanın hakikatlarının hepsi bir tek hakikate
racidir. Onun sağlamlığı, oluşması, çokluğu v.b. herşey hakikatın birliğinde
yokolmasıdır. 17 Davudu'l-Kayseri
"Allah'ın güzel isimleri vardır, onlarla dua edin"
(Araf,180) ve "Deki ister Allah diye çağırın, ister Rahman diye
çağırın, hangisiyle çağırırsanız en güzel isimler O'nundur." (İsra,110)
ayetlerinden hareketle; "Allah, isim sıfatlarla beraber Zat'tır.
Alim bir Zat'tır ki O'nun ilmi vardır. Hakim bir Zat'tır ki O'nun için
bir hikmet vardır. Diğer sıfatlarda bunun gibidir," demektedir. Davudu'l-Kayseri'ye
göre, Allah'ın ismi "Deki Allah tektir" (İhlas,1) de
olduğu gibi zatı ehadiyetinin ismidir. Diğer taraftan Zatının ismi bütün
sıfatlarla beraberdir. Mesela, "...O birdir, her şeye galip ve
hakimdir" (Rad,16) de olduğu gibi "vahid" ile "ehad"
arasındaki fark, vahid ancak nisbet yönüyledir. Böylece vahid, ikinin
yarısıdır ya da üçün üçte biri veya dördün dörtte biridir, şeklinde ona
sonsuz nisbetler eklenir. Oysa ehad sadece Zat'a nisbettir. O bütün isimleri
bünyesinde toplayan en büyük isimdir. Bundan dolayı bütün isimlerin kendisine
tabi olduğu en önde bulunan isim durumundadır. Ve o isim kendisinin dışında
hiçbir isme tabi olmaz, demektedir. Davudu'l-Kayseri
"ilk yaratılan nurumdur" hadisini yorumlarken, buradaki
"nur" kelimesini "ruh" olarak tevil etmektedir. Diğer
filozoflarda gördüğümüz akıl, nefs ve ruh kelimelerinin çoğu zaman aynı
anlamda kullanılmasını Davudu'l-Kayseri'de de görmekteyiz. Ona göre kalb,
külli nefsin bizzat kendisidir. Bunun için aklın ve külli nefsin kuşattığı
her şeyi o da kuşatır. Gerçekte o, alemin hakikatlarını, mevcudatın mertebelerini,
cismaniyatta ise Rahim isminin görüşünü, isimlerin cisimler aleminde görünüşü
ve vücudu mutlak gerçek olarak bizzat kendi görünüşünü toplayandır, demektedir. Sonuçta Davudu'l-Kayseri varlık anlayışını "vahdet-i vücud"da temellendirmektedir. Varlık, Allah'ın varlığının dış dünyaya kendileri vasıtasıyla açıldığı isim ve sıfatlarının tecellisidir. Bu bağlamda her bir varlık, Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellisi olma yönünden ayrı bir varlığa sahip olduğu halde, her bir isim ve sıfatın Allah'ın varlığından kaynaklanmış olması bakımından ise bütün varlıklar bütün isim ve sıfatlar gibi aynı ve tek bir varlıktır. Yaratılmış varlıklar zat’a sahip olmadıkları için her an yok olup, yeniden varolmaktadır. Böylece varlıksal değişmeler olmaktadır. Varlıklar yatay değişmeyle bozulmaya uğrarken, dikey değişmelerle kemalat kazanmaktadırlar. Davudu'l-Kayseri'ye göre insan, varlığı varlık olarak anlayamaz. Ancak insan kendi benliğini anlayabilir ve böylece varlığın sırrını kavrayabilir. Yani "kim nefsini bilirse Rabbini bilir."
İLAHİ SEVGİ: Davudu'l-Kayseri sevginin hakikatını şu meşhur hadis-i kudsi ile tanıtmaktadır: "Gizlenmiş bir hazine idim, bilinmek istedim, böylece mahlukatı yarattım. Ve onları nimetlerle ihya ettim. Böylelikle beni tanımış oldular." Yine o bu konuda Kur'an-ı Kerim'den "Allah yakında kendilerini sevdiği kendilerinin de onu sevdiği bir millet getirecektir," (Maide,54) ayetini yorumlarken Allah kendisi üzerine sevgiyi ortaya koymuştur demektedir. 18
1-Zati Sevgi: Allah'ın kendi zatına olan sevgisidir. Bu Allah'ın kendi zatını ve zatının kemalatını kendi zatıyla idrakinden ortaya çıkmıştır ki, o ilmi gerektirir. Bu sevgi, hiçbir surette kendisinde çokluk olmayan Tevhid mertebesidir. Onun hakikatını ve zatını kimse kavrayamaz. Onu akıl ve göz idrak edemez. Sevenler onun hakikatını ulaşamaz. Bu yüzden Hz.Peygamber "Allah'ı delilleriyle düşününüz, Zatını düşünmeyiniz" buyurmuştur.
SONUÇ: Kendine özgü düşünceleriyle birlikte, İbn Arabi'nin tasavvufi görüşlerini yorumlayarak Anadolu'da yayılmasına katkı sağlayan Davudu'l-Kayseri, , aynı zamanda XIII. ve XIV. yy.larda Anadolu'da en çok rağbet gören felsefe ve kelam anlayışı olan Fahreddin Razi (ö.1209)'nin görüşlerini yine kendisi gibi Kayserili olan Abdulmuhsin Kayseri ve Kadı Burhanettin 21 gibi düşünürlerle birlikte bu ekolün görüşlerini savunmuş ve devam ettirmiştir. İbn Arabi felsefesini en iyi şekilde anlayıp, şerhleriyle felsefi mahiyette yorumlar yaparak düşünce tarihimize büyük katkılar sağlamıştır. Onun varlık ve sevgi anlayışı bir tebliğ ile değil, belki de doktora tezleri özel araştırmalar ile ortaya konması daha sağlıklı olur kanaatindeyiz.
*Kırıkkale Ünv. Fen Ed.Fak. Felsefe Böl. Arş.Gör.
1-Mecdi Efendi; Şakaik-i Numaniye Tercümesi, İstanbul, 1926, s.27 5-Mehmet
Bayrakdar; Kayserili Davud, Ankara, 1988, s.15 10-Eserleri
hakkında daha detaylı bilgi için bkn; Mehmet Bayrakdar; Kayserili Davud,
Kültür Bak. Yay., Ankara, 1988, s.17-23
14-Davudül
Kayseri; Şerh-u Tevilat-il Besmelet-i bi’s suretin -nev’iyet-il-insaniyetil-kamile
, Esad Ef , 1693/16, (4. mukaddime)
18-Davudu’l-Kayseri; Şerhu’l-kasideti’l-mimiyye li Davudi’l-Kayseri, neşr:
Mehmet Bayrakdar, AÜİF Dergisi, c:XXXII, Ankara, 1992, s.60 20-a.g.e., s.61
21-Kayseri’de yetişmiş olan düşünürlerden biri olan Kadı Burhaneddin (1344-1398)
kadılık, atabeklik yaptıktan sonra Kayseri’de adına hutbe okutup, para
basarak 1381 yılında sultanlığını ilan etimiştir. Çok hareketli ve sürekli
savaşlarla geçen bir yaşamına rağmen ilmi çalışmalardan geri durmamıştır.Mesela
ruhun ölmezliği ve ölüm sonrası yaşamı konu alan Platon’un Phaidon’unu
Arapçadan Farsçaya çevirtmiştir. Yine buna benzer felsefi ve ilmi bir
çok kitabın çevirilmesine destek olmuştur. Bkn: J. Christoph Bürgel; Some
new material pertaining to the Quotations from Plato’s Phaido in Biruni’s
on India, Beyrüniye Armağan, TTK Yay., Ankara, 1974, s.132
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||