Tasavvuf’a
bakış ve İbn Arabi
Gökçen Göksal
gokcengoksal@mynet.com
09.06.2007
İslam
dünyasında düşünceleriyle öne çıkan bir isim olan Muhyiddin İbn Arabi,
gerek yaşadığı dönemde, gerekse daha sonraki süreçte sıkça eleştirilen
bir o kadar da okunan bir düşünür. Bugünden bakıldığında İbn Arabi,
saygın bir İslam düşünürü olarak anılmaktadır. İbni Arabi, Tasavvuf
deyince ilk akla gelen isimlerden biri olmakla birlikte, en fazla eleştirilen
mutasavvıfların da başında gelir. Genellikle tasavvuf, İbni Arabi üzerinden
eleştirilir. Oysa Tasavvuf felsefesini eserleriyle fikirleriyle ortaya
koyan ilk mutasavvıf Ebu Hâris Mehasibî’dir…Bundan sonra Cüneyd Bağdadî,
Ebu Zeyd Bestami ve Şakik Belki’yi zikredebiliriz" (1) İbn Arabi’yi
bu isimlerden daha çok eleştiri konusu yapan ise kendisinden önce yazılanları
bir bütün halinde ve tek bir felesefede toplayabilmiş olmasıdır. Bu
da şüphesiz kendisine atfedilen "Vahdet-i Vücud" görüşüdür.
Arabi,
kainattaki her şeyi Allahın bir tecellisi olarak görür. Her şey onun
bir yansımasıdır. Her şey ona aittir, her şey biraz da ondandır. Vahdet-i
Vücud temelde yaratılanla yaradanın birliğini savunur. Arabi bunu şöyle
izah eder "İnsan hakkın tecellî aynasıdır. Bütün eşyanın meydana
çıkmasına insan sebep olmuştur. Öyle ise insan bütün eşyayı kapsayan
ve ilâhi tecelliyat onda hitam bulmuştur.(3)
Bu
görüş daha öncede başka düşünürler tarafından dile getirilse de, İslami
açıdan bunu kurgulayan ve geniş kitleler tarafından başka biçimleriyle
de kabul görmesine imkan sağlayan İbn Arabi’dir. Eleştirilerin odağında
olmasının nedeni de budur. İbn Arabi bir terminoloji meydan getirmiş
ve sistematik bir düzenleme yapmıştır. Kendisinden sonra gelen mutasavvıfların
en fazla yararlandığı ve alıntı yaptığı isim olmasının nedeni de budur.
Endülüs’te
doğan İbn Arabi, Aklın her şeyin çözümü olarak düşünüldüğü bir felsefi
ortamdan sıyrılarak, (ki bunun Endülüs’teki en büyük temsilcisi İbn
Rüşt’tür) kendisini seyahatlere ve araştırmaya vermiş, Bağdat, Mekke,
Konya*, Şam olmak üzere birçok ilim merkezini dolaşmış, ve eğitim almıştır.
Tasavvuf’un
başlıca üç merkezde doğup büyüdüğünü söylersek yanılmayız ki "bunlar,
Kufe, Basra ve Bağdat’tır. Tasavvuf buradan Horasan ve Türkistan’a geçmiş,
oradan Anadolu’ya gelmiştir. V. yüzyılda Endülüs’te bir kolu teşekkül
etmiştir" (2) Özellikle Kufe öncelik ve nitelik açısından öne çıkan
bir bölge olmuştur. Buranın köklü bir ilim merkezi olmasının etkisi
büyüktür. Arabi’nin en önemli eserlerinden biri şüphesiz ki Fütûhâtı
Mekkiye’dir. (3) Bu eseri önemli kılan yön, içinde yazanlardan daha
çok, yazılış biçimidir.
Arabi
bu kitabın kendisine manevi bir kanaldan yazdırıldığını ifade etmiştir.
İçinde yazılanlar ise derinlikle okunması gereken anlatımlardır. Arabi’nin
eserlerindeki güçlü anlatım ve felsefi derinlik, düz mantıkla anlaşılamaz.
Bu açıdan başta Fütûhâtı Mekkiye olmak üzere Arabi’nin kitapları farklı
okuma süreçlerinden geçirilmelidir. Benimde okuduğum zaman keyif aldığım
eserlerden biri olan Fütûhâtı Mekkiye, özellikle tasavvufa ilgi duyan
ya da gönül verenlerin mutlaka okuması gereken bir eser.
Son
dönemlerde Tasavvuf’a artan ilgi, bu tür eserlerin okunmasını gerekli
kılmaktadır. Tasavvuf’un sanata, müziğe, edebiyata, yaptığı katkılar,
çıkarılan dergilerde neşredilirken, bu felsefi düşüncenin karşıtlıklarıyla
birlikte iyice kavranması gerektiğini düşünüyorum. Arabi anlaşılması
zor bir o kadar da yanlış anlaşılmaya müsait bir isim.**
Bu
açıdan Tasavvuf’un bu müstesna ismini anlamak için çaba sarf etmeliyiz.
Şeyh’ül Ekber sıfatına nail olan Arabi’yi diğerlerinden ayıran bir yön
de halkın içinde, halkla birlikte yaşamasıydı. İnzivaya çekilip kendisini
insanlardan soyutlamak yerini onların içinde onların sorunlarıyla ilgilendi.
Bu
çok önemli; iş sadece nefis terbiyesi değil ya da sadece felsefe değil.
Eğer sadece felsefi olarak düşünürsek geleceğimiz son nokta Yunan Felsefesidir,
yok sadece nefis terbiyesi olarak düşünürsek, günlerce meditasyon yaparak,
yemeden yaşayabilen ve kendini her türlü dünyevi zevkten arınmış Brahman
ve Budist rahiplere takılıp kalırız.
Cüneyd
Bağdadi tasavvufu "Hâkla yeniden diriliş" olarak tanımlar.
Bu yeniden dirilişin merkezinde, Kur’an ve İslam peygamberi olmalıdır.
İmam Ali’nin Hariciler için sarf ettiği "Sözleri hak, muradları
batıldır" sözünü bir yerlere kazımalıyız.
Hasan
Basri, Mevlâna, İbrahim Dûsuki, Mısrî, İmam Rabbani, Sadreddin Konevi,
Cüney Bağdadi, isimlerini zikredebileceğimiz tasavvuf anlayışını, okuyarak
anlamak zorundayız. Arabi bunu şöyle izah eder "Bizim meşrebimizde
olmayanlar, bizim kelâmlarımızı anlayamazlar" (4) Okudukça yeni
kapıların açılması ise özümseme ve gayret işi.
*
Burada hemen belirtelim ki İbn Arabi, Türkler tarafından çok sevilmiştir,
Konya’da bulunduğu sırada Risaletü’l-Envar’ı yazan Arabi, başta Selçuklu
hükümdarı olmak üzere, ilgi ve saygıyla karşılanmıştır. Osmanlı zamanında
da Yavuz Sultan Selim, İbn Arabi’nin düşüncelerine önem vermiş ve Şam
Osmanlı idaresine geçince, mezarını koruma altına almıştır. Selim mezarın
bulunduğu yere Camii inşa ettirmiştir.
**
Bazıları İbn Arabi’nin yazdıklarını Panteist, Monist düşünceyle irtibatlandırmıştır.
Bir kısım onun böyle düşündüğü zannına kapılarak bu düşüncelere meyletmişti.
(1)
Osman Pazarlı, İslam’da Ahlak, Remzi Kitabevi, s.154, 1980
(2)
age,155
(3)
Fütûhâtı Mekkiye’den tavsiyeler, Yasin yayınevi, s.330 Tercüme; Ahmed
Faik Arslantürkoğlu, 2006
(4)
Age.128
http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=12950
